19’cular bâtıl dini nedir?

Resul = Elçi olduğunu iddia eden Mısırlı Reşat Halife denilen bir sapığın kurduğu, İslam düşmanlarının destekleyip yaymaya çalıştığı bir dindir. İslamiyet ile alakaları yoktur. Reşat halifeye resul demeyenlere kâfir diyorlar.

Şefaat için diyorlar ki:
(O gün ne Ali ne Veli, ne İsa ne Musa, ne Ahmed ne de Muhammed, 19 mesajını inkâr eden suçluları kurtaramaz.)

Reşat Halife onlara göre Muhammed aleyhisselamla ve İbrahim aleyhisselamla bir hatta daha üstün! Diyorlar ki:
(İbrahim namaz, zekat, oruç ve hac pratiklerini öğretti. İbrahim’in izleyicisi Muhammed son Mesaj’ı iletti. Reşat ise dinin evrensel kanıtını bildirdi.)

Kıyamet 2280 yılında kopacakmış. Tanrı, bütün dinlerde reform ve rönesansı 1974 yılında Reşat Halife ile başlatmış. Bu 2280 yılına kadar sürecek bir kurtuluş şansı imiş. Yani bunlara iman etmek için bir fırsat imiş.

Tek tanrıya inanan herkes, kim olursa olsun hatta dinsiz bile olsa, müslümanmış. Diyorlar ki:
(Adem’den günümüze dek, sadece Tanrı’ya kul olup erdemli bir hayat süren herkes, dinsel pratikleri ne olursa olsun, müslümandır.)

Muhammed aleyhisselamın getirdiği İslam dini için diyorlar ki:
(Bizler, Khrishna-İsa-Muhammed merkezli dinler yerine özgün merkeze, Tanrı merkezli modele dönmeliyiz.)

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Muhammed aleyhisselam için diyorlar ki:
(Muhammed’in her davranışı örnek olamaz.)

(Muhammed bir ümmiydi. ”Bu sözcüğün anlamı, Muhammed’in vefatından sonra yalan üretme yarışına giren hadisçiler tarafından “okuma-yazma bilmeyen” olarak kaydırıldı. Oysa Muhammed, okuma-yazma bilen bir ümmiydi.”)

(Muhammed isminden sonra salevat getirmek bid’attir.)

Kelime-i şehadetin ikinci kısmını, yani Eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resuluhü kısmını kabul etmezler. Bunu, La ilahe illallah ile beraber söylemek müşriklikmiş, puta tapmakmış. Diyorlar ki:
(İslam dininin ilk şartı [Kelime-i şehadet], ne yazık ki hadis ve sünnetin tuzağına düşen müslümanlarca tahrif edilmiştir. Milyonlarca müslüman, şeytanın politeist bakış açısının etkisine girerek, Allah’ın isminin yanında Muhammed’in de ismini koyuyorlar. Muhammed’in vefatından kısa bir süre sonra, ismi Allah’ın isminin ayrılmaz bir parçası haline sokulmuş ve İslamın ilk şartı tahrif edilmiştir. İsminin ezana eklenmesiyle bu putperestlik günde beş vakit yüksek sesle ilan edilmiştir.)

19’culara göre, hadis ve sünnete inanmak, bunları Kur’ana eş koşmak olup, Allah’ın dini olan İslamı ilkel bir Arap dini haline dönüştürmekmiş… Hadis-i şerifleri, peygamberi putlaştıran müşriklerin ve münafıkların uyduruk rivayetleri diye adlandırırlar.

Nisa suresinin (Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan ülülemre (idarecilere) de itaat edin) mealindeki 59.âyet-i kerimesine saldırıp şöyle diyorlar:
(İslam, Tanrı artı peygamber artı iş başındaki görevlilerin oluşturduğu bir şirket dini midir?)

Hazret-i Mehdinin ve İsa aleyhisselamın kıyamete yakın geleceğine de inanmazlar.

Kâfir filozofları peygamber bilip ve en büyük 4 peygamberle bir tutarak diyorlar ki:
(Sokrat, Buda, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed gibi nice elçilerin mesajı sözde izleyicileri ve din adamları tarafından zamanla tahrif edilmiş ve tanınmaz hale getirilmiştir.)

Resul dedikleri Sokrat, Buda, Krişna ve Reşat Halife’nin, âlemlere rahmet olduğu Kur’anda belirtilen Muhammed aleyhisselamla aralarında fark yoktur derler. Çinlilerin, Japonların taptığı Buda’ya, Hinduların taptığı Krişna’ya “resullük” payesi vererek, dünya nüfusunun büyük bir kısmını oluşturan bu insanlara da ulaşmayı hedef edindikleri görülüyor. Ayrıca “resul” yolunu açık tutarak, çeşitli ülkelerden meşhur ilim adamlarına, yeni bir şey keşfeden insanlara hemen “Resul = elçi” payesini vererek bu sapıklıklarını yaymaya, gündemde tutmaya çalışacakları anlaşılıyor.

Peygamber efendimizin İslamiyet’i tebliğ ederken çektiği sıkıntıları, uğradığı hakaretleri, Ona iman etmeyen puta tapanlar, müşrikler yani kâfirler için gelmiş âyet-i kerimeleri delil göstererek, Reşat halifeyi ve buna inananları, Muhammed aleyhisselama ve Ona iman edenlere benzetiyorlar.

Peygamber efendimizin isminin yanına aleyhisselam gibi, evliyanın, âlimlerin isimlerinin yanına rahmetullahi aleyh gibi saygı kelimesi koymak, onları putlaştırmak, saygı ifadesini eklemek de puta saygı imiş. Böyle yapılan şahıs put, böyle yapanlar da putperest imiş. Yani, Muhammed aleyhisselam diyenler putperest imiş, Peygamber efendimiz de put imiş. Böyle yapmayana çok kızarmışız. Aynen şöyle diyorlar:
(Putlaştırdıkları insanların isimlerini birkaç övgü kelimesiyle birlikte zikretmeyen muhlisleri de putlarına saygısızlıkla suçlarlar.)

Namaz ve abdest için diyorlar ki:
Namaz sadece Allah’ı anmak için kılınır. Abdesti sadece cinsel ilişkide bulunmak ve tuvalet ihtiyacını gidermek bozar; gaz kaçırmak, kanamak, kadının âdet görmesi abdesti bozmaz ve namaza engel olmaz.

Namaz için örtünme diye bir koşul yoktur. Odasında kendi başına veya eşiyle birlikte namaz kılan biri dilerse çırılçıplak namaz kılabilir. Tanrı bizi elbiselerimize göre değerlendirmez ve bizim saklamaya çalıştığımız organları yaratan ve çalıştıran da kendisi olduğundan onları görmekten mahcup olmaz.

Cuma günü öğle namazını erkek veya kadın bir müslümanın önderliğinde [imamlığında] topluca kılarlar.

Kaçırılmış namazları kaza etmek, sünnet ve nafile namazlar eklemek, namaz kıldırma memurluğu (imamlık) diye bir meslek icat etmek, kadınların namazda önderlik [imamlık] etmesini yasaklamak, otururken Ettahiyyatü okumak ve bu duada peygambere ikinci şahıs olarak seslenmek, şehadette Muhammedin ismini Allah’ın yanına eklemek, Fatihadan sonra zammı sure okumak gibi nice kurallar ve inançlar bid’attir.

Diğer inançlarından bazıları şöyledir:

Kur’an değişmiştir.
Mezhepler ve tasavvuf Putçuluktur.

Tesettür yoktur.
Namaz, 3 vakittir.
Karı koca isterlerse çırılçıplak namaz kılabilirler.

Evrim teorisi vardır.
Erkeklere altın ve ipek haram değildir.

Resim, heykel, müzik, satranc helaldir, haram diyenler putperesttir.
Domuz yağı helaldir.

Hayzlı iken kadınlar namaz kılabilir, Kur’an okuyabilir.
Kur’ana dokunmak için abdest almaya gerek yok.

Fikir özgürlüğü Allah’a sövmek dahil hiçbir vakit engellenmemeli.

Cennet ve Cehennem, Tanrı’ya yakın veya uzak olmanın kişi üzerinde ifade için kullanılan bir mecazdan ibarettir, [yani Cennet ve Cehennem yoktur.]

Mucize diye bir şey yoktur. Peygamberlerin mucizeleri saçmalıktır.

Peygamberin ve diğer evliyanın âlimlerin şefaat edeceklerine inanmak, onları putlaştırmaktır.

Sünnet olmak yanlıştır.
Peygamberler masum değildir.
Kur’anı tefsir etmek, Allah’a şirk koşmaktır.

Hayvanların ilginç özellikleri

Sual: Hayvanların yaratılışı hakkında bilgi verir misiniz?
CEVAP
Allahü teâlâ, sayısız hayvan yarattı. Bir kısmının zararından emin olmak, bir kısmının da insanlara itaat etmesi için, onlara akıl vermedi. Mesela bir çocuk, bir koyun sürüsünü güdebilir.

Et yiyen hayvanların kolay avlanabilmeleri için, onlara sıçrama kabiliyeti, parçalayıcı dişler ve pençe ihsan etti. Av veya polis köpeğini insanların menfaatine uygun kabiliyette yarattı. Bazı hayvanları binmeye ve yük taşımaya elverişli, bazılarının etinden, sütünden, derisinden, yününden, yumurtasından, kemiğinden, dişlerinden istifade edilecek özellikte yarattı. Nesillerini devam ettirebilmeleri için her hayvanın cinsine göre en uygun şekilde üreme organlarını da yarattı.

Fil, hortumu sayesinde yerden bir şey alıp ağzına götürür. Filin hortumu su içmeye mahsus bir kap, yiyeceklerini toplayıcı bir el, nefes alacak bir burun, sırtına yük yükleyecek bir kol, ağırlık kaldırıcı bir vinçtir. Allahü teâlâ, fili binicilerinin faydalanacağı bir vasıta olarak yaratmış, ayrıca özel anlayış kabiliyeti de vermiştir. Bu sayede ehlileştirilip yük taşır ve harpte kullanılır.

Zürefa, yüksek yaylalarda, kayalık, ağaçlık yerlerde yaşar. Cenab-ı Hakkın kendisine ihsan ettiği uzun boynu sayesinde diğer hayvanların yetişemediği, çıkamadığı yüksek yerlerdeki otlardan, ağaçların tepesinden rızkını temin eder.

Balık suda yaşar. Allahü teâlâ, balıkların suda kolayca gidebilmeleri için yüzgeçler yaratmıştır. Suda boğulup ölmemeleri için akciğer yaratmamıştır. Su içindeki oksijeni alabilecek solungaçlar yarattı. Balığın ayağı olmadığı halde suda çok süratli hareket edebiliyor. Deniz üzerinde uçan kanatlı balıklar da vardır. Mürekkep balığı tehlikeyi sezdiği zaman, derhal bir boya ifraz ederek görünmez olur, nereye gittiği anlaşılamaz.

Bukalemun, hareket kabiliyeti az olduğu için düşmanlarından kaçamaz. Fakat Allahü teâlâ buna renk değiştirme hususiyeti vermiştir. Çevreye kolaylıkla uyar. Kırmızı, yeşil veya sarı renge bürünebilir. Bulunduğu yerin rengine uyarak, kamufle olur, düşmanlarından korunabilir. Gözleri her tarafa dönebilecek şekilde yaratılmıştır. Bir gözüyle karşısına bakarken, öteki gözüyle de arkasını görebilir. Öyle ki, avını veya düşmanını başını çevirmeden görebilir. Vücudunun uzunluğu kadar dili vardır. Arkasındaki avına kolayca ulaşabilir, dilini bir ok gibi fırlatır. Dilinin ucu yapışkan olduğundan avını hemen yakalar. Dilin ucundaki yapışkan kısma isabet eden avın kurtulma ihtimali yoktur. Her hayvana rızkını ve düşmanı için silahını yaratan Allahü teâlânın kudreti sonsuzdur.

Karınca, topladığı tanelerin yerdeki nem sebebiyle yeşerip bitmemesi için taneleri parçalar. Islanan tanelerin çürüyüp bozulmaması için de dışarı çıkarıp kurutur. Sellerin zarar vermemesi için yuvasını yüksek yere yapar. Allahü teâlâ, cemiyet halinde yaşamayı, yardımlaşmayı, kış için azık toplamayı karıncaya ilham etmiştir. Bu ilhamı veren cenab-ı Hakkın şanı çok yücedir.

Arı da cemiyet halinde yaşar. Her grup kendisine bir başkan seçer. Eğer ikinci bir başkan çıkarsa onu öldürürler. Arı dışkılarını balın içine koymaz. Dışarıya bırakır. Uzak yerlere gidip dolaştıktan sonra şaşırmadan kovanını bulur. Balın imalini, yapısını, faydalarını, bal mumunu, peteklerin altıgen şeklinde yapılışını anlatmak için kitap yazmak gerekir. Akılları durdurucu duyguları arıya ilham eden Allahü teâlânın hikmetlerini anlamak ve anlatmak mümkün müdür?

Karasinek, altı ayaklı olarak yaratılmıştır. Dördü ile yürür, ikisi yedektir. Yürüdüğü ayakları çamurlanırsa yedek ayakları ile bunları silip kurular.

Örümcek, yuvasını yapmak ve avına tuzak kurmak için ağ deposu ile yaratılmıştır. Kurduğu ağ, sineklerin ve bazı böceklerin ayaklarına takılır. Örümcek, tuzağa yakalanan haşereyi, sıvı bir madde ile etrafını sararak, her an taze yiyebilmek için onu konserve haline getirir. Acıkınca biraz yer, sonra yediği yeri mumyalar. Bütün bu işleri örümceğe ilham eden Allahü teâlânın kudreti sonsuzdur.

İpekböceği gibi hangi modern fabrika, ağaç yaprağından sağlam kumaş imal edebilir? İpekböceğine dut yaprağı yemesini, ondan ipek imal etmesini ilham eden Allahü teâlâ, insanların istifadeleri için neler yaratıyor. İpekböceği, zamanla kelebek olur. Eğer kurt [larva] halinde kalsalardı, üremeleri mümkün olmazdı. Bunlar tesadüf mü?

Ayaksız yürüyen yılan, su içer, inek de su içer. Aynı su, birinde zehir, birinde süt olur. Kaplumbağa tehlike görünce büzülüp taş haline gelir, kirpi de keven dikeni gibi büzülür. Ateş böceği ışık saçar.

Tahtakurusu, kan emmek için duyargasının ısı ve koku alma yolu ile kan emeceği insanı tanır. Çünkü böceğin duyargası hassas bir antendir. Bununla, hafif bir ısının yol açtığı hava dalgasını fark eder. Kanını sevdiği bir insanın etrafına birkaç sıra kanını sevmediği kişilerden barikat kurulsa, tahtakurusu hepsini geçip kanını sevdiği insana gelir. Kiminden kaçar kimine koşar. Küçücük böceği böyle bir hisle yaratan Allahü teâlânın kudreti sonsuzdur.

Çölün şartlarına en uygun hayvan
Her hayvan ve her vasıta çöldeki kuma batmadan kolaylıkla gidemez. Çölde her zaman su bulmak güçtür. Kavurucu sıcaklar su kaybına, terlemeye sebep olur. Allahü teâlâ, çölün şartlarına uygun bir hayvan yaratmıştır. Bu acayip hayvan devedir. Ayaklarının tabanı yastık gibi yumuşak olduğundan, diğer hayvanların aksine kuma batmaz.

Deve, uzun müddet yiyip içmeden yaşayabilen bir hayvandır. Çölde aç kalan deve, vücudundaki yağları yakarak lüzumlu gıdasını temin eder. Hörgücü yağ deposudur. Uzun çöl yolculuğunda yedek gıda deposu olan hörgücünün yavaş yavaş azaldığı görülür. Böylece kendi kendini besleyebildiği için açlık deve için bir mesele sayılmaz.

Devenin, ikinci mühim hususiyeti de susuz yaşayabilmesidir. Kızgın kumlar üzerinde ağır yükün altında bir hafta su içmeden yol alabilir. Bu şaşılacak bir özelliktir.

Devenin yağ deposu olan hörgücü aynı zamanda bir su kaynağıdır. Bilim adamlarının aklının alamadığı kimyevi hadiseler neticesinde, hörgüçteki yağ suya da dönmektedir. Yağ, hem gıda, hem de su ihtiyacını karşılamaktadır.

Nemli bir yere çöken deve, ihtiyacı olan suyu, yerin neminden alır. Tüyleri, güneşin sıcaklığını yansıtabildiğinden, sıcağın yakıcı tesirinden korunarak su ihtiyacı hissetmez. Devenin başka bir özelliği de, vücuttaki suyun kaybolmaması için hemen hemen hiç terlemeyecek şekilde, kum fırtınasında kumların burnuna kaçmaması için burnu hemen kapanacak şekilde yaratılmıştır.

Otlarken dilini çıkarmadığı için su kaybı daha az olur. Az idrar çıkarır. İdrardaki ürenin çoğu yeniden protein yapılarak hem gıda, hem de su kazanmak için karaciğerinden geçer. Bütün bunları yaratan Allahü teâlânın kudreti sonsuzdur.

Kendilerine mahsus silahları var
Her hayvan neslini devam ettirecek şekilde yaratılmıştır. Düşmandan korunacak, avını yakalayacak silahı vardır. Mesela bir cins çekirge düşmanı saldırınca, çok kötü kokulu ve zehirli köpük fışkırtır. Düşmanı saldırmaktan vazgeçmek zorunda kalır. Bir cins hamamböceği de, düşmanına karşı çok sıcak bir sıvı fışkırtır.

Memeli hayvanlar içinde uçabilen tek hayvan yarasadır. Ses dalgalarına karşı muazzam hassastır. 200 bin frekanslı sesleri rahatlıkla duyar. Halbuki insan, azami 20 bin titreşimi ses olarak duyar. Karanlık gecede rahatlıkla bir yere çarpmadan uçar. Uçarken, kanat çırparken insanların duyamayacağı yüksek frekanslı sesler çıkarır. Bu sesler bir cisme çarpınca hemen yarasaya geri akseder. Yarasa bu cisimlerin hareketli veya sabit olduğunu anlar. Ona göre vaziyet alır. Bu sayede avını yakalar, düşmanından kaçar.

Yarasa, dinlenirken baş aşağı durur. Kanatları ile vücudunu öyle örter ki, yağan yağmurlar kanatları üzerinden aşağı akarak vücudu ıslatmaktan korur. Kapalı yerlerde de tavana yapışıp baş aşağı durur.
Yarasa, bazı hayvanlar gibi, kışlık yiyeceği koyacak yer bulamaz. Kışın aç kalmamak için Allahü teâlâ bu çeşit hayvanlara kış uykusu ihsan etmiştir. Yarasa, kış uykusu esnasında vücudundaki yağı azar azar tüketir. Yağ tabakası aynı zamanda hayvanın üşümemesini sağlar.

Yarasanın bir kısmı sivri sinek ve mahsule zarar veren böcekleri yer. Bir kısmının gübresinden istifade edilir. Gübresi ziraat dışında, barut yapmak için güherçile imalinde kullanılır. Her hayvanın yaşaması için çeşitli imkanlar yaratan ve hayvanlardan çeşitli şekilde istifade sağlayan hikmet sahibi Rabbimize hamd olsun!

Kuşlardaki ilginç özellikler
Allahü teâlâ, her kuşun kolayca uçabilmesi, gıdasını toplayabilmesi, soğuktan, sıcaktan korunması, kendini savunması ve üremesi için muhtaç olduğu her şeyi en uygun şekilde yaratmıştır. Mesela, yerde yürüyebilmesi, uçuş için yerden yukarıya yükselmesine ve yere konmasına yardımcı olması için kuşları iki ayaklı yaratmıştır.

Fazla soğuk ve sıcaktan etkilenmemesi için kuşun vücudunu tüylerle kaplı olarak, ayak derilerini de kalın ve dayanıklı olarak yaratmıştır. Kuşların ayak derileri de tüylü olarak yaratılsaydı, çamura girince çamur tüylere yapışıp uçuşa mani olurlardı. Uçuş esnasında tüylerin kolay kopup kuşların çıplak kalmamaları için deriye çok sağlam raptetmiştir. Bunun gibi, yağmurdan etkilenmeyecek biçimde tüyleri kaygan bir özellikte yaratmıştır.

Kuşlardaki kanatların hikmetini düşünmeye çalışmalıdır! Kalın tüyleri tutan kemiğimsi çubuk olmasaydı, tüyleri bütün vücutta kıl gibi bitseydi, rüzgara karşı mukabele edemezdi. Tüyleri tutan çubuk kalın olduğu halde içi boş olduğundan uçuşa mani değildir. İçi boş olduğu için de kolay kolay kırılmaz.

Leylek gibi uzun ayaklı kuşların suda kolayca gıdalarını almalarını sağlamak için boyun ve gagalarını da uzun yaratmıştır. Ayaklar uzun olduğu halde boynu kısa olsaydı veya ayakları kısa olduğu halde boynu uzun olsaydı gıdalanmaları mümkün olmayacak kadar zor olurdu. Mesela gagası kısa olsaydı, su içinde boğulabilirdi.

Allahü teâlâ, her cins kuşa, beslenmelerine uygun şekilde gaga yaratmıştır. Gaga, keskin olduğu için bıçak vazifesini görür. Gaga ile parçalanıp yenen şeyler, karındaki yüksek ısı sayesinde gayet ufak olarak öğütülür, böylece dişlere lüzum kalmaz.

Cenab-ı Hak, kuşların üremesini yumurta ile yarattı. Eğer yavrusunu karnında yaratmış olsaydı, bu hâl, kuşun uçmasına mani olurdu. Kuluçka müddeti boyunca yumurtaların üzerinde yatması kuşa ilham olunmuştur. Güvercinler, kuluçkadaki yumurtalar soğuyup bozulmasın diye biri çıktığı zaman diğeri ona vekalet ederek kuluçka müddetince nöbetleşe yumurtalar üzerinde yatıyorlar. Sanki bu tedbir kalkınca yumurtaların bozulacağı kendilerine öğretilmiştir. Kuşlara bunları kim öğretmiştir? Bütün bunlar tesadüfi şeyler değildir. Cenab-ı Hakkın kudretinin tezahürüdür.

Leylekler, Anadolu’dan kalkıp Afrika’ya göç ediyorlar. Göç sadece leylekler arasında değil, başka kuşlar arasında da meydana gelmektedir. Turna ve kırlangıç gibi Amerika’da ötleğen denilen kuşları, Kanada’daki yazlık yuvasını terk ederek, dağ, orman ve nehirler aşarak 4-5 bin km.lik bir seyahatten sonra Güney Amerika’daki kışlıklarına ulaşırlar. Üç gün, geceli gündüzlü hiç durmadan kafile halinde uçarlar.

Göçmen kuşlar, uygun rüzgarlar bulabilmek için yerden 6 km yukarılara kadar çıkarlar. Yiyecek bulmak ve soğuktan korunmak için göç ederler. Seyahate çıkmadan önce vücutlarına yağ depo ederler. Yağın, aynı miktardaki protein ve karbonhidrata göre iki misli enerjiye sahip olması, kuşlar için en iyi bir yakıt olmasına sebeptir. Kuşlar, eski yuvalarını bulmak için Güneşi pusula olarak kullanırlar. Sisli ve bulutlu havalarda ise, yerin manyetik sahasını, geceleri ise yıldızları pusula olarak kullanırlar. İnsanlar frekansı 16000den az olan sesleri işitemediği halde, kuşlar rahatça işitebildikleri için yollarını kolayca bulabiliyorlar.

İnsanlar, mevcut olan yerçekimi kanununu 17. asırda öğrenmişken, kuşların, asırlardan beri yerin manyetik alanıyla çekim gücü arasındaki açıyı ölçerek yönlerini tayin etmeleri bir tesadüf olamaz. Kâinatta tesadüflere yer yoktur. Her şey kudret sahibi Yüce Rabbimizin yaratmasıyla meydana gelmektedir.

Hayvanlarda akıl yoktur
Sual: Bir arkadaş, hayvanlarda akıl olmasa, arı bal, ipek böceği ipek yapamaz dedi. Başka bir arkadaş da at akıllı, tilki zekidir dedi. Hayvanlarda akıl var mıdır?
CEVAP
Akıl, anlayıcı bir kuvvettir. Hakkı batıldan, iyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayırır. Akıl sadece insanda, cinde ve melekte vardır. Bunlara akıl verildiği için yaptıkları işlerden sorumlu olur. İnsanı hayvanlardan ayıran en önemli özelliği, aklı ve konuşmasıdır. Hayvanlarda akıl yok, zeka vardır. Zekaları sayesinde birbirleriyle anlaşırlar. Allahü teâlâ, hayvanlara akıl vermediği için, onlara hiç bir şeyi yasak etmemiş, dilediklerini yiyip içmekte, diledikleri gibi yatıp kalkmakta serbest bırakmıştır. Hayvanları yaptıkları işlerden sorumlu tutmamıştır. Hayvanların şehvetlerine uymaları suç olmaz. İnsanlara akıl verildiğinden nefislerine uymaları, doğru yoldan sapmaları suç olur.

İpek böceğinin ipek, arının bal yapması gibi hayvanlardaki harika işler, içgüdü denilen ilham sayesinde olur. Hayvanı aşırı soğuk veya sıcaktan uzaklaştıran basit reaksiyon veya temas neticesi olan daha hızlı refleks hareketleri hep bu ilham iledir. Sevgi veya nefret, yavru bakımı ve yılın bazı mevsimlerinde göç etmek mecburiyeti gibi daha girift hisler de ilhamdır.

İlham, bir kuşa yuvasını ne zaman ve nerede kuracağını haber verir. Fakat aslında kuşun, yuvasını nerede kurduğundan haberi yoktur. Yuva içindeki ötücü kuş yavruları bir yabancı gördüğünde korkup, kaçmaya kalkmazlar. Fakat tüylenmiş ve yuvayı terk etmeye hazır olan aynı yavrular, korkma kabiliyetini ve tehlikeden kaçma hissini de elde etmiş olurlar.

Yeni doğmuş memeli hayvan yavrusuna annesinin göğsünden süt emzirten, yeni yumurtadan çıkmış ördek yavrusunu suya çeken de bu ilhamdır. İlham, hayvanı bulunduğu şartlara gerektiği gibi karşı koyacak şekilde hazırlıklı tutar. Mesela, aniden düşmanıyla karşılaşan hayvan, kaçmak gibi rasgele bir teşebbüs yerine, bütün avantajlarını en iyi şekilde kullanacağı bir metot tatbik eder. Bütün bunları yaparken hayvan, niçin böyle hareket ettiğini bilmediği gibi, hareketinin neticesini de kestirebilmekten acizdir. Çünkü aklı yoktur.

Hayvanların anlaşması
Sual: Hayvanlar nasıl anlaşır, papağandan başka konuşan hayvan var mıdır?
CEVAP
Papağan konuşmaz, teyp gibi, konuşulan bazı kelimeleri tekrar eder. İnsanı hayvanlardan ayıran en mühim hususiyeti, aklı ve konuşmasıdır. Hayvanlarda akıl yoktur. Zeka vardır. Zekaları sayesinde birbirleriyle anlaştıkları bilinmektedir.

Ayrı bölgelerde yaşayan iki aynı kuş, aralarında lehçe farkı bulunduğundan birbirleriyle anlaşamadıkları tespit edilmiştir. Aynı ve ayrı bölgelerin erkek kuşlarının sesleri teybe alınmış, ayrı bölgede yaşayan kuşun sesine hiç alâka duymadığı, fakat kendi bölgesindeki kuşun ötüşüne alâka duyduğu tespit edilmiştir.

Sincaplar, düşmanlarından korunmak için iki yol takip ederler. Yırtıcı kuşların geldiğini bildirmek için, yuvanın giriş deliğinden içeri girerler. Kirpi gibi hayvanların geldiğini bildirmek için yuvanın çıkış deliğinden kaçarlar.

Maymunların da düşmanın cinsine göre farklı hareketlerde bulundukları tespit edilmiştir. Aslan, kaplan gibi bir hayvan görünce hemen yüksek ağaçlara tırmanırlar. Kartal gibi yırtıcı kuşları görünce, tam tersine ağaçların diplerine inerler. Yılan tehlikesine karşı, arka ayakları üzerinde durup otlar içinde gelecek yılanı gözetlerler.

Maymunun birisi bir suç işliyor. Diğer maymunlar bunu dövmeye başlayınca, dayak yiyen maymun, tehlike sesi çıkarıyor. Bütün maymunlar, hemen ağaçlara tırmanıyorlar. Buradaki tehlike işareti, harp hilesi olarak kullanılıyor.

Her hayvanın kendine göre bir anlaşma şekli bulunmaktadır. Mesela horozun biri yem bulduğu zaman, tavukları çağırdığına çoğumuz şahit olmuşuzdur. Tavuğun civcivleri çağırdığını görmüşüzdür.
Her hayvanın yaşaması için kâfi derecede zeka ve uygun bir silah yaratan Allahü teâlâ, insanların menfaati için onlara akıl vermemiştir. Aslan, kaplan, kurt, ayı gibi hayvanlar akıllı olsaydı, insan için çok tehlikeli olurdu.

Leylek, solucan gibi hayvanlarla beslendiği gibi, su içinden, toprak aralarından avını kolay avlayabilmesi için, Allahü teâlâ gagasını uzun yaratmıştır.

Kayaların arasındaki otları kolayca alabilmesi için, Allahü teâlâ zürafanın boynunu uzun yaratmıştır. Kaplumbağa yavaş hareket eden bir hayvan olduğu için diğer hayvanların yememesi için kemikten bir muhafaza içinde yaratmıştır. Her hayvanın yaşadığı yerin hususiyetine göre, düşmanlarından korunacak bir silahı vardır. Zekası sayesinde bu silahını kullanarak hayatını devam ettirmektedir. Akılsız hayvana bunları veren Allahü teâlânın şanı çok yücedir.

Hayvanların yavru sevgisi
Yırtıcı kuşlar ve bazı hayvanlar yavrularına hiçbir zarar vermeden uzak yerlere götürürler. Yarasalar emin yer bulana kadar 2-3 gün yavrularını sırtlarında taşırlar. Aksilokop hayvanı yumurtladıktan hemen sonra ölür, yavrusunu hiç görmez buna rağmen yumurtadan çıkacak yavrusuna gösterdiği ihtimam dikkate şayandır. Yavrusu bir sene gıdasını temin etmeye muktedir değildir. Bundan dolayı anne, bir ağaç parçasında uzunca bir oyuk meydana getirir. Çiçek yapraklarını ve bazı yumuşak dalları buraya doldurmaya başlar ve oraya bir yumurta bırakır. Sonra ağaçtan çıkardığı tozları hamur haline getirip tavan yapar. Bundan sonra başka bir yuva yapmaya koyulur. Buraya bıraktığı yiyecekler, bu yavruya tam bir sene yeter.

Eşek arısı toprakta kazdığı çukura yumurtasını bırakmadan önce avladığı hayvanları da yumurtanın yanına bırakır. Sonra üstünü örter.

Yapılan araştırmalarda, bir serçenin yeni çıkmış bir yavrusu için günde 1217 kere gıda aramak için sefer yaptığı tespit edilmiştir.

Yavrularının kaybolması üzerine hayvanlardaki üzüntünün, araştırmalara göre insanlardan daha çok olduğu tahmin edilmektedir.

At, yavrusu öldüğünde acı acı kişner, gözlerinden yaşlar akar, ölüsünün başına kimseyi yaklaştırmaz. Gömdükten sonra başında bekler. Yemeden içmeden kesilir. Bazılarında bu üzüntü, ölümle neticelenir.

Tavuk, kaz, köpek gibi hayvanların yavrularını vermemek için insanlara saldırdığını, kedilerin, yavrularını ağızlarına alarak, onları incitmeden götürdüklerini görenler çoktur.

Yaban domuzu avında, domuzların, yavrularını bırakıp kaçmadığı, bilakis, yavrularını burunları ile iterek kaçmalarını sağladığı defalarca görülmüştür.

Kangurunun, tehlike görünce yavrularını karnındaki torbaya doldurup kaçtığı bilinmektedir.

Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ, yarattığı yüz rahmetten birini mahlukat arasında taksim etti. Bu sebeple anne evladına şefkat eder, hayvanlar yavrularını sever ve bütün mahlukat birbirine merhamet eder.) [Ebu Ya’la]

Nesillerini devam ettirebilmeleri için hayvanlara da bu sevgiyi veren Allahü teâlânın kudreti sonsuzdur.

Arıların hayatı
Arılarda cemiyet hayatı çok düzenlidir. İşçi arı 6 hafta, erkek arı 6 ay, ana arı 5 yıl yaşar.
Petekler altıgen prizma şeklinde olup, en az balmumuyla en çok balı depo edebilecek şekilde imal edilir. Yapılan petekler kuvvet ve hafiflik bakımından birer harikadır. Altıgen prizma aynı zamanda dışarıdan zorlamaya karşı en dayanıklı şekildir. Petek hücreleri o kadar muntazamdır ki, 18. asırda yaşamış Fransız bilim adamı Remaur, bu hücrelerin çaplarının milletlerarası bir ölçü olarak kullanılmasını teklif etmiştir. Amerika’daki bir arı ile Türkiye’deki bir arı, aynı ölçülerde, aynı altıgen şeklinde petek yapmaktadır.

İşçi arılar, düşmanlara iğneleriyle karşı koyarlar. Her arı cemiyetinin kendilerine has kokusu vardır. Kovan nöbetçileri bu kokuyu taşımayan arıları içeri sokmazlar.

Erkek arıların görevleri ana arıyla çiftleşmektir. Sonbaharda ana arı ile yaptıkları zifaf uçuşundan sonra artık kovana yük olmaya başladıkları için, işçi arılar tarafından kovandan atılır.

Ana arı, kovanda tektir. Ortalama olarak dakikada 2, günde 2500 ve ömrü boyunca iki milyon yumurta yapabilir. Kendisinin, yumurta ve yavrularının bakımı, dadı işçi arılar tarafından sağlanır. Arı sütü ile beslenir. Kozadan çıktıktan 7 gün sonra kovanın bütün erkek arılarını peşine takarak “zifaf uçuşu” için havanın çok yükseklerine çıkar. Zayıf, yaşlı, iyi beslenememiş erkek arılar yorulup ölürler. Yorulmayan, sağlıklı bir grup erkek arı takip eder. Zifaf uçuşu bittikten sonra eski ana arının yerini almak üzere kovana döner. Eski ana arı, yeni ana arının çıkmasından bir hafta önce işçilerin yarısını alarak yeni bir yuva kurmak için kovandan ayrılır. Bu toplu halde kovandan ayrılmaya oğul verme denir. Ana arı, istediği zaman döllenmemiş yumurta da bırakabilir. Döllenmemiş yumurtalardan erkek arı, döllenmiş yumurtalardan ise dişi arı olur. Döllenmiş yumurtadan çıkan larva, arı sütü ile beslenirse, ana arı olur.
Gözle pek renkli görünmeyen çiçekler bile arılara mor ötesi ışınlarla rengârenk görünür. Arılar bu kabiliyetleri sayesinde bulut arkasındaki güneşi bile görür, kovanların ve çiçeklerin yerini hesap ederler. Yeşil ve kırmızıyı göremezler. Çünkü yeşil ve kırmızıyı görmede onlar için bir fayda yoktur. Görmemeleri iyidir. Arılar için esas mesele bal özü ile dolu çiçekleri görebilmektir. Öbürleri ile uğraşması boşa çalışmak olur. Bal özü olan çiçekler ortası sarı olarak netleşir ve arıyı doğruca nektar kaynağına çeker.

Arılar yapacakları bütün şeyleri nasıl öğrenirler? İşçiler çiçeklerin yerini keşfetmeyi, nektar emmeyi, polen toplamayı, bal petekleri yapmayı, larvalara bakmayı ve düşmanları iğnelemeyi nasıl öğrenirler? Bal arısı mühendis gibi petek yapar. Silindir yapsaydı aralarında boşluk kalırdı. Altıgen prizmalar arasında yer ziyan olmuyor. Dörtgen olsaydı hacimleri daha az olurdu. Bunu insanlar okumakla, öğrenmekle anlıyor. Öğrenmeyen kişi anlayamıyor. Arıya bunu bildiren kim?

Bütün bunları, onu yaratan ilham etmektedir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruldu ki:
(Rabbin bal arısına, “Dağlarda, ağaçlarda ve çardaklarda kendine ev [kovan] edin. Sonra meyveler [ve çiçekler]den ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı [bal imalini öğrettiği] yollara gir” diye ilham etti. Arılar, insanlar için şifalı olan çeşitli renkte bal yapar. Bunda düşünenler için elbette büyük ibret vardır.) [Nahl 68, 69]

Köpek ve diğer hayvanlar
Sual: Köpek niçin daha çok kötüleniyor?
CEVAP
Din kitaplarında hayvanlardan bahsedilmesi genellikle sıfatları yüzündendir. İnsanların bu sıfatlardan kaçması içindir. Yalnız köpek değil, birçok hayvan hakkında âyet, hadis ve atasözü vardır. Bunlardan köpek hakkında söylenenlerden bazıları:
Kötü bir âlim, (Dilini sarkıtıp soluyan köpeğe) benzetilmiştir (Araf 176)

Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki:
(Kendini başkalarından üstün tutanı, Allahü teâlâ alçaltır. Herkesin gözünde küçük olur. Hatta köpekten, domuzdan daha aşağı görünür.) [Beyheki]

(Canlı resmi, köpek ve cünüp bulunan eve rahmet melekleri girmez.) [Nesai]

İslam âlimleri buyuruyor ki:
* Şeytan, köpek gibidir; köpek kovalayınca kaçar, ama başka taraftan yine gelir. Nefs, kaplan gibidir; saldırması, ancak öldürmekle biter.

* Hocasını incitene darılmayan köpekten aşağıdır.

* Kendini, uyuz köpekten üstün bilen, büyüklerin feyzinden mahrum kalır, hatta kendini Frenk kâfirlerinden üstün bilenin Allahü teâlâyı tanıması haramdır.

* Nefs kâfirdir, köpekten aşağıdır, çünkü köpek Cehenneme girmeyecek. Hatta Kıtmir isimli köpek Cennete girecek. [Burada nefsin kötülüğü anlatılıyor.]

* Dağda yalnız yaşayan birisine, “Burada ne yapıyorsun” diye sorulunca, (Köpek çobanlığı yapıyorum) diye cevap verir. “Peki köpekler nerede” dedikleri zaman, (Benim nefsim köpek gibi ısırıcıdır. Kimseye zararı dokunmasın diye onu insanların arasından çıkardım) der.

Köpeğin övüldüğü yerler de vardır:
Köpek ekmek veren eli tanır.
Köpek sahibini ısırmaz.
Köpek bile yal yediği çanağa pislemez
Komşu iti komşuya ürümez.
Kadın düşmanlığını güler bildirmez
Köpek dostluğunu ulur bildirmez.

Kur’an-ı kerimde, koyun keçi gibi eti yenen, temiz hayvanlar da aşağılanıyor. Bu aşağılamak, onlar Cehennemliktir anlamında değildir. Onlar akılsız, gayesiz anlamındadır. Bir âyet meali:
(Kâfirler hayvan [davar] gibidir, hatta daha aşağıdır.) [Furkan 44]

Eşek de kötüleniyor:
(En çirkin ses eşek sesidir.) [Lokman 19]

(Onlar kitap yüklü eşeğe benzer.) [Cuma 5]

(Aslandan ürkerek kaçan yabani eşeklere benzerler.) [Müddesir 50,51]

Maymun da kötüleniyor: (Onlara, aşağılık maymun olun dedik.) [Araf 166]

Domuz da kötüleniyor: (Domuz eti haramdır.) [Maide 3]

Yılanlar ve zararlı hayvanlar kötülenmiştir:
(Namaz kılarken bile yılan ve akrebi öldürün.) [Tirmizi]

(Yılan veya akrep öldürmek kâfir öldürmek gibidir.) [Hatib]

(Yılan, akrep ve kuduz köpeği öldürmekte mesuliyet yoktur.) [Buhari]

Övülen hayvanlar da var, yerilen de var. Akrep yılan, sokuculuğu ile, tilki kurnazlığı ile, koyun, kuzu uysallığı ile, kurt zalimliği ile, domuz pis olması ile, keçi ve katır inadı ile, deve kini ile meşhurdur.
Sonuç olarak, insan hayvana benzememeli, yılan, akrep gibi sokucu olmamalı, eşek gibi yüksek sesle konuşmamalı, köpek gibi ısırıcı, aslan, kaplan gibi parçalayıcı, kedi gibi nankör olmamalı deniyor. Köpek örneğinin çok olması aramızda çok bulunduğu içindir.

Herkes vasiyetini hazırlamalıdır

Sual: Vasiyet nasıl yazılır, dinimizde hükmü nedir?
CEVAP
Her Müslüman, ölmeden önce vasiyetini yazmalıdır. Vasiyeti, ölüm hastalığında yazmak vacip; sıhhatte iken yazıp, yanında taşımak müstehaptır.

Vasiyette evladına, ahbabına son nasihatini yapmalıdır. Kendinde hakkı bulunanlarla helalleşmelerini, alacaklarını, vereceklerini, borçlarının ödenmesini, iskat yapılmasını, hac borcu varsa vekil gönderilmesini istemeli; cenaze hizmetindeki ve definden sonraki isteklerini bildirmelidir. Hanımına olan Mehr-i müeccel borcunun ödenmesi için vasiyet etmelidir. Bu isteklerinin yapılması için, adil iki şahit yanında bir vasi seçmelidir.

Ölmüş müminlerin ruhları birbirlerini ziyaret ederler. Bilhassa, cuma gecelerinde konuşurlar. Ölenin ruhu göğe çıkınca, müminlerin ruhları gelip, dünyada tanıdıklarını sorarlar. Vasiyet etmeden ölenlerin ruhlarına konuşmak için izin verilmez. (Feraid-ül-fevaid)

İskat için fidye
Namazları kaza etmeden ölüm hâli gelen kimseye, bu namazların iskatı için, bırakacağı maldan fidye verilmesini vasiyet etmek vacip olur. Vasiyet etmezse, velisinin, hatta yabancının kendi malından iskat yapması caiz olur.

Hacca gidemeyen zenginin, hac parasını bırakarak, başkasının gönderilmesi için vasiyet etmesi vaciptir. Malı olmayan meyyit [ölü], ölmeden önce, devir yapılmasını vasiyet ederse, velinin devir yapması gerekmez. Meyyitin kefaretlerini iskat edecek kadar malının hepsini, mirasın üçte birini aşmamak üzere vasiyet etmesi vacip olur. Böylece, devre lüzum kalınmadan, iskat yapılır. 1/3’ü iskata yetiştiği halde, 1/3’den az malın devir yapılmasını vasiyet etmek günahtır. Vasiyet etmeyip, vârisi kendi parası ile hacca gidebilir veya birini gönderebilir.

Vasiyet edilmeyen zekat iskatının yapılması gerekmez. Ancak vâris, zekat iskatı için de, kendiliğinden devir yapabilir. Günah olan bir şeyi yapmak için vasiyet edilmez ve böyle vasiyetler yerine getirilmez.

Vasiyet ile ilgili birkaç hadis-i şerif meali:
(Rüyada Cennet ehli iki kadın gördüm. Biri konuşamıyordu. Konuşan kadın, “Ben vasiyet ettim. Bu vasiyetsiz öldü, kıyamete kadar konuşamaz” dedi.) [Deylemi]

(Vasiyetsiz ölmek büyük bir kusur, ahirette ise ateşe girmek ve rezil olmaktır.) [Taberani]

(Vasiyet etmesi gerektiği halde, vasiyetsiz iki gece geçirmeye bir Müslümanın hakkı yoktur.) [Buhari]

(Vasiyette vârislerden birini zarara sokmak büyük günahtır.) [İ.Cerir, Beyheki]

(En fazla malın üçte birini vasiyet et! Vârisleri zengin olarak bırakmak, fakir ve muhtaç durumda bırakmaktan daha hayırlıdır.) [Müslim]

Fazla hizmet eden veya muhtaç olan çocuğuna, bir şey hediye etmek caizdir. Bir kimse, malının hepsini çocuğunun birine verip diğerlerine vermese, verilen mal, bu çocuğun mülkü olur. Fakat babası, salih çocukları arasında ayrım yaptığı için günaha girer. Salih olana daha çok mal vermek caizdir. Çocukları fâsık olanın, miras bırakmayıp, salihlere, hayrata vermesi iyidir. (Bezzâziyye)

Sual: Vefat eden kadın, malının kaçta kaçını vasiyet edebilir?
CEVAP
Zevc veya zevceden başka vârisi yoksa, malının hepsini de vasiyet edebilir. Varsa, sülüsten fazlasını edemez.

Sual: Hacda haram işlemeden haccedemiyen kadın, ne yapar?
CEVAP
Haram işlemeden hac yapmaya çalışır. Haram işlemeden hac yapamazsa, vasiyet etmelidir. Şöyle vasiyet yapabilir: (Ölene kadar hacca gidemezsem, yerime vekil gönderin)

Sual: Biri, malının hepsini yabancıya vasiyet etse, hepsi mi verilir?
CEVAP
Vârisi yoksa hepsi, varsa ancak üçte biri verilir.

Sual: Babam malı çocuklarının kimine az, kimine çok verdi. Ölünce, az alanın çok alandan mal istemeye hakkı var mı?
CEVAP
Yoktur.

Sual: Babam, ölmeden önce, söz ile bahçemizi camiye bağışlayıp (Ben ölünce verirsiniz) demişti. Vermezsek günah mı?
CEVAP
Evet. Zira, vasiyetin 1/3 ünü yerine getirmek vaciptir.

Sual: Bizde cenazeye iştirak edene para dağıtılır. Babam da bana böyle yapmamı vasiyet etti. Yapmam lazım mı?
CEVAP
Mirasın üçte birinden vermek lazımdır. Sadaka sevabını babanızın ruhuna hediye edersiniz.

Sual: (Organlarımı vakfettim yahut ölünce organlarımın alınmasını vasiyet ettim) demek caiz mi?
CEVAP
Değildir. Bunların sahih olabilmeleri için, mütekavvim mal ile yapılmaları gerekir. İnsanın hiçbir parçası mal değildir. Fakat (Ben öldükten sonra kanımın, organlarımın bir müslümana verilmesine zaruret olursa, verilmesi için izin veriyorum) demek caiz olur. Yahut hiçbir şey söylemese, ihtiyaç olunca, yeni ölmüş birinin organını alıp hasta birine nakletmek caizdir. (S.Ebediyye)

Sual: Tanıdıklardan birisi, (Beni ölünce yakın) diye vasiyet etmiş. Uygun mudur?
CEVAP
Elbette uygun değildir. Dört hak mezhebin hiçbirinde ölü yakılmaz. Ölünün yakılması Hindularda ve başka kâfirlerde vardır.

Sual: Babam vasiyet etmeden öldü. Şimdi seneler geçti. İskatını yapmam caiz midir?
CEVAP
Çok iyi olur.

Sual: Kendimiz için okuduğumuz hatmi ve hatm-i tehlili, mezarımıza mı göndermek gerekir, yoksa, bekletip biz ölünce, ruhumuza gönderilmek üzere vasiyet mi etmek gerekir?
CEVAP
Bekletip vasiyet etmek diye bir şey yoktur. Okunan hatmin ve hatm-i tehlilin hürmetine mağfiretimiz için dua edilir. Sevabı da başta Peygamber efendimiz olmak üzere, bütün enbiya ve ölü, diri bütün müminlere bağışlanır. Yaptığımız bütün ibadetler, kabir için, ahiret için bir hazırlıktır. Hayır ve hasenatı da sağlığında vermeyip, (Ben öldükten sonra şuralara verin) demek, sağlığında vermek gibi olmaz.

Sual: Rahmetli annem, sağlığında, Yasin-i şerif okuyup kasete aldı. “Ben ölünce bunu dinleyip sevabını bana gönderin” dedi. Vasiyetini yerine getirmekte mahzur var mıdır?
CEVAP
Dine uygun olmayan vasiyetler yerine getirilmez. Kasetten Yasin-i şerifi dinlemek ibadet olmaz. Kasetten dinlenilen Kur’an-ı kerim ölüye bağışlanmaz. Bizzat okuyarak bağışlamak gerekir.

Sual: Kurban kesemeyen Müslüman, ölürken, bıraktığı maldan kendi için kurban kesilmesini, vârisine vasiyet ederse, vasiyet edilen kurban, ne zaman kesilir?
CEVAP
Bayram günleri kesilir. Bunun etinden, kesen kimse, fakir olsa da yiyemez. Etinin hepsini fakirlere vermesi gerekir. Vasiyet etmemiş ölü için, vârisi veya başkaları, her zaman kendi malından hayvan kesip, sevabını o kimseye hediye edebilir. Sevabı, kesenin olur. Ölüye de hediye edilir. Bunların etinden, kesen de yiyebilir. (İ. Âbidin)

Sual: Hastalık, yaşlılık gibi bir özürden dolayı Ramazan orucunu tutamayan zenginin, bu durumu ölünceye kadar devam etse, ne yapar?
CEVAP
Fakirlere yemek verilmesini vasiyet eder. Velisi de; onun tutamadığı her oruç için, fakire bir fıtra veya değerini verir. (Bedâyi)

Bir vasiyet örneği
Bismillâhirrahmânirrahim. Elhamdülillahi Rabbil’âlemin. Essalâtü vesselamü alâ resulinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihi ecma’in.

Ben ölünce, bıraktığım mal ile, dine uygun olarak techiz ve tekfinim yapılsın. Borcum çıkarsa, hepsini ödeyip geriye kalanın 1/3’ü ayrılsın. Bu para ile namaz iskatı, oruç, yemin ve adaklarım için kefaret yapılsın. Dine uygun olarak iskat yapılsın.

Bunları aklım ve şuurum yerinde olarak yazdım. Bu vasiyeti yerine getirmeye …………………… vasi tayin ettim. Hakkımı herkese helal ettim. Onlar da bana haklarını helal etsin!

[Vasi bu vasiyeti kabul edip, hepsini en iyi şekilde yapmayı üzerine alır. İki şahitle beraber dördü imzalar.]

Hipnotizma nedir?

Hipnotizma nedir?

Kişide mevcut şuurluluk durumunun, başka bir şahıs tarafından, çeşitli etkileme yollarıyla değiştirilmesi sonucunda ortaya çıkan özel uyku hâline hipnotizma ve hipnotizm deniyor. Daha yaygın olarak hipnoz da denilmektedir.

Hipnoz olayını tek başına açıklayabilecek bir teori henüz yoktur. Teorilerden birisi, hipnozun bir çeşit uyku olduğudur. Rus fizyolog İvan Pavlov, hipnozu, uykuya geçmeden az önce ortaya çıkan, reflekslerin halen mevcut olduğu bir geçiş durumu olarak tarif etmiştir.

Hipnotizmada tam bir uyuma durumu söz konusu değildir. Uyutulan kişi sorulanlara cevap verebilir,
telkin edilen bazı istekleri yerine getirebilir. Hipnoz, uyuyanın, uyutanın tamamen iradesi altına girmesi değildir. İki taraflı istek ile bu durum meydana getirilebilir.

Tedavide hipnoz
Avusturyalı Dr. Anton Mesmer, hastalarının üzerinden mıknatıslar geçirerek, bu kişilerde ilgi çekici durumlar ortaya çıktığını gözlemişti. Mesmer’in uyguladığı bu tedavi sırasında bir çeşit uyku, şuur değişmesi durumu ortaya çıkıyordu. Fransız Bilim Akademisi, Mesmer’in tedavisinin işlerliğini gördü; ancak onun dayandığı teorik temelleri reddetti. Fransız Dr. Bernheim, hipnoz sırasında yapılan telkinin önemini ortaya koydu. İngiliz ve Amerikan Tıp Cemiyeti tıbbi tedavide hipnozun yerini kabul ettiler.
Pensylvania Tıp Fakültesi öğretim üyesi Frank Marlowe; “Hipnoz, belli bir noktada toplanmış yoğun bir konsantrasyondur” diyor ve ameliyatlarda narkoz kullanmayıp hipnozdan faydalanıyor.

Trans hâlinin (uyku ile uyanıklık arasındaki durumun) sağlanabilmesi için çeşitli metotlar vardır. Bunlardan en bilineni “gözlerin karşılıklı tespit edilmesi”dir. Hipnozcunun gözüne gözlerini diken şahısa, göz kapaklarının gittikçe ağırlaştığı ve rahatlayarak uykuya geçtiği telkin edilir. Gözün sabit olarak bakacağı herhangi bir nesne de aynı işi görmektedir. Bir başka metot da hipnotize edilene, elinde çeşitli hisler duyduğu ve elinin giderek havada yükseldiği telkin edilir. Şurası iyice bilinmelidir ki, hipnoz işi, hipnotize edilenin isteği dışında çok nadir istisnalar haricinde yapılamaz ve kişi direnirse, onu uyutmak imkansız olabilir.

Hipnoz hâlinin en önemli özelliği, kişide ortaya çıkardığı telkine açık durumdur. Kişi hipnozcu tarafından ortaya konulan fikirleri tereddütsüzce kabul eder. Hatta kişiye, hipnozdan sonra yapacağı şeyler telkin edilince, onları da kendiliğinden ve zamanları geldiğinde yerine getirir.

Hipnozda uyku
Hipnozla trans hâline geçirilen kişide ortaya çıkan yarı uyku durumu, “hafif”, “orta” ve “derin” hipnoz olarak nitelenir. Hafif trans denilen durumda, gözler kapalıdır, solunum yavaşlamıştır, kişi ancak basit telkinleri, hipnozdan sonra yerine getirebilir. Orta trans hâlinde, kısmi unutkanlık hasıl olur; telkin yoluyla bazı halüsinasyonlar ortaya çıkarılabilir. Derin transta genel unutkanlık ortaya çıkar. Kişi gözleri açık olduğu halde bile, telkin edilenleri yapar. Bu şekilde, kişinin belli bir vücut kısmında, telkinle, hissizlik meydana getirilerek, cerrahi girişimler de yapılabilir.

Uyutulan, uyandırılmayıp trans halde sürekli olarak kalmaz. Çünkü hipnoz işlemi karşılıklı anlaşma ve iletişim sayesinde olur. Bir tarafın işi bırakması veya istememesi ile hipnoz biter.

Hipnoz; dişçilik, doğum, cerrahi dallarında hissizlik sağlamak üzere kullanılabilir. Psikologlar, hastalarına geçmişte olmuş, hatırlamak istemedikleri veya şuuraltına attıkları olayları söyletmek için hipnozdan yararlanırlar. Hipnoz bundan başka çok sigara içme, oburluk, tırnak yeme gibi istenmeyen alışkanlıkları önlemede de kullanılır.

“Otohipnoz” şahsın kendi kendine telkin ile trans hâle geçmesidir. Çeşitli işler bu yolla kendi kendine telkin edilebilir. Gece yatarken otohipnoz ile trans hâline geçen ve kendine, sabah saat beşe kadar uyuyup, o vakitte uyanmasını telkin eden kişi, âdeta kurulmuş bir saat gibi beşte uyanır.

Mürted olmaktan korkmalı

Sual: Mürtedlik hakkında kâfi bilgi verir misiniz?
CEVAP
Müslümanlıktan ayrılıp, kâfir olana veya ana-babası müslüman olup da, kendisi müslüman olmayana mürted denir. Müslüman evladı oldukları halde, Müslümanlıktan haberleri olmadığından ve hiçbir din âliminin kitabını okumadıklarından ve anlamadıklarından, yalnız bir lutfe, bir teveccühe ve dünyalığa kavuşmak için ve akıntıya kapılmış olmak için, Müslümanlığı beğenmeyenler, ilerlemeye engel diyenler de mürteddir.

Yeni müslüman olan kimsenin veya akıl-baliğ olan müslüman evladının, önce Kelime-i şehadet söylemesi, bunun manasını öğrenip inanması, sonra, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında yazılı olan itikadı öğrenip, bunlara inanması, daha sonra da İslam’ın beş şartını ve helal-haram olan şeyleri öğrenmesi, bunlara inanıp uygun yaşaması gerekir. Bunları öğrenmek ve uymak gerektiğine inanmayan, önem vermeyen mürted olur. Yani kelime-i şehadet getirerek müslüman olduktan sonra, tekrar kâfir olur.

Bir müslümanın baliğ olan çocuğu imansız ise, mürted olur. Mürtedin baliğ çocuğu, imansız ise kâfirdir, mürted değildir.

Nass veya icma ile bildirilmiş olan harama önem vermeyenin imanı gider, mürted olur.

Dine önem vermemek
Bir müslüman, Allahü teâlânın emirlerinden birine bile uymak istemezse, yani beğenmez, vazife olduğuna önem vermez ise, hafif görürse, imanı gider, mürted olur. (Namaz kılmıyorsam, içki içiyorsam ne çıkar, sen kalbe bak, kalbim temiz) demek veya, (Önce ekmek parası ve herkese iyilik, sonra namaz) gibi sözler, emirlerin bir kısmını beğenip, bir kısmını beğenmemektir. Bu ise küfürdür. Her müslüman bu inceliğe dikkat etmelidir. Emre uymamak başka, uymak istememek başkadır.

Helal-haram ayırmayan, farzı yapmaya, haramdan kaçınmaya önem vermeyen mürted olur.

Cahillerin de bildiği ve sözbirliği ile bildirilmiş olan bir inanışı veya bir işi inkâr eden, kâfir ve mürted olacağı için, la ilahe illallah dese ve her ibadeti yapsa ve her günahtan da sakınsa, buna ehl-i kıble denmez. Müşrik, mürted ve dinsizin kestiği hayvan leş olur, yenmez. Mürtedin hiçbir ibadeti sahih olmaz.

Nikahlı müslüman bir kız, baliga olduğu zaman, Müslümanlığı bilmezse, nikahı bozulur. Yani mürted olur. Allahü teâlânın sıfatlarını ona bildirmelidir. O da, tekrar etmeli ve (bunlara inandım) demelidir. (Dürr-ül-muhtar)

İbni Abidin hazretleri bunu açıklarken diyor ki:
Kız küçük iken, ana-babasına tâbi olarak müslümandır. Baliga olunca, ana-babasının dinine tâbi olması devam etmez. İslamiyet’i bilmeyerek baliga olunca, mürted olur. İman edilecek şeyleri işitip de, inanmamış kimse, kelime-i tevhid söylese, yani (La ilahe illallah Muhammedün resulullah) dese, müslüman olmaz. (Amentü billahi…) de bulunan altı şeye inanan ve (Allahü teâlânın emirlerinin ve yasaklarının hepsini kabul ettim, beğendim) diyen kimse müslüman olur.

Her müslüman, çocuklarına Amentü’yü ezberletmeli, manasını iyice öğretmelidir! Çocuk bu altı şeyi öğrenmez ve inandığını söylemezse, baliğ olduğu zaman müslüman olmaz, mürted olur.

Amentü şöyledir:
Âmentü billahi ve melaiketihi ve kütübihi ve rüsülihi vel yevmil ahiri ve bilkaderi hayrihi ve şerrihi minallahi teâlâ vel ba’sü ba’del mevti hakkun. Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resülühü.

[Yani, Allah’a, meleklerine, gönderdiği kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, öldükten sonra dirilmeye inanıyorum. Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed aleyhisselamın da Allah’ın kulu ve son Peygamberi olduğuna şehadet ediyorum.]

Bir kız, bir kâfirle evlenmeye karar verirse, hemen kâfir olur. İlerde kâfir olmaya niyet eden ve küfre sebep olan şeye inanan da hemen mürted olur.

Mümin bir erkek, dinsiz bir kadınla evlenmeye niyet edince hemen mürted yani dinsiz olur. Bir kız veya kadın da, müslüman olmayan bir erkekle evlenmeye karar verince, hemen imanı gider. (Redd-ül-muhtar)

Kocası mürted olan kadın, iddet zamanı bitince, başkası ile evlenebilir.
Kadınların birbirlerine avret yeri, erkeğin erkeğe avret yeri gibidir. Şehvet ile bakması haram olur. Müslüman kadının, gayrı müslim, mürted ve fâsık kadınların ve mürted amca ve dayının yanında örtünmesi üç mezhepte farzdır, Hanbeli’de caizdir.

Müslüman ana-baba mürted olsa, çocuklarını dar-ül-harbe götürmezlerse, çocuklar müslüman kalır. Dar-ül-harb, Fransa, İngiltere gibi kâfirlerin yaşadığı yerlerdir. Kâfir ve mürted kadınların, baş, kol ve bacaklarına bakmak, dar-ül-harbde de haramdır.

Mürted ana-babanın elini kerhen de olsa öpmek caiz değildir. (Redd-ül-muhtar)

Mürted, yahudi ve hıristiyandan daha kötüdür. Çünkü yahudi ve hıristiyanın kestiği hayvan yenir, fakat mürtedin kestiği yenmez. Yahudi ve hıristiyan kız ile evlenilebilir, fakat mürted olan kız ile evlenilmez. Mürted olan erkek, müslüman kadınla evlenemez.

Küfürden sakınmalı!
Mürted, tevbe etmeden ölürse, Cehennemde ebedi olarak azap görür. Bunun için, küfürden çok korkmalı, az konuşmalıdır! Hadis-i şerifte, (Hep hayırlı, faydalı konuşun veya susun) buyuruldu. (Buhari)

Bir kimse, imanım var dese, fakat küfürden teberri etmese [uzaklaşmasa] mürted olur. Buna münafık gözü ile bakılır. Kalbde iman bulunması için, küfürden teberri gerekir. Bu teberrinin en aşağı derecesi kalb ile teberridir. En iyi derecesi de, kalbdeki ayrılığı söz ile, hareket ile belli etmektir.

Mürtedin önceki ibadetlerinin sevapları yok olur. Tekrar imana gelirse, zengin ise, yeniden haccetmesi gerekir. Malları kendisine geri verilir. Namazlarını, oruçlarını, zekatlarını kaza etmesi gerekmez. Mürted olmadan önce, kazaya bırakmış olduklarını kaza etmesi gerekir. Çünkü mürted olunca, önceki günahlar yok olmaz. Mürted, imana gelirse, mürted iken kılmadığı namazlarını kaza etmez. Çünkü kâfirler dinin emir ve yasaklarıyla mükellef değildir. (Hindiyye)

Mürted, La ilahe illallah demekle, namaz kılmakla, oruç tutmakla, hacca gitmekle, hayrat ve hasenat yapmakla müslüman olmaz. Bunların ahirette hiç faydası olmaz. İnkârından, yani inanmadığı şeyden tevbe etmesi, pişman olması gerekir. Mürted olacak şeyi yaptığını inkâr etmesi tevbe olur. Tevbe etmeden ölürse, Cehennem ateşinde ebedi olarak azap görür. (Hadika)

Rahmete kavuşabilmek için
Ahirette Allahü teâlânın rahmetine kavuşabilmek için, iman ile ölmek gerekir. Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açık bildirilenlere uygun imanı olmayan ve haramlardan sakınmaya ve İslamın beş şartını yapmaya önem vermeyen, kulluk vazifeleri olduklarına inanmayan, beğenmeyen kimsenin imanı gider. Mürted olur. Duaları kabul olmaz. Ehl-i sünnet itikadında olmayana (Bid’at ehli) denir. Bunun yaptığı ibadetleri sahih olup borçtan, azabından kurtulur ise de, vaad edilmiş olan sevaplarına kavuşamaz. Ahirette, dünyada yapmış olduğu iyiliklerin, hayrat ve hasenatının karşılığına kavuşamayacaktır. Dünyadaki iyiliklerinin karşılıklarına kavuşmak isteyenin, hemen tevbe etmesi, imanını düzeltmesi gerekir.

Farzları yapmayanın hâli
Sual: Farzları yapmayanın imanı gider mi?
CEVAP
Farzlara önem verip, tembellikle yapmayan kimse, mürted olmaz. İmanı gitmez. Fakat, bir farzı yapmayan müslüman, iki büyük günaha girer.

Birincisi, o farzın vaktini ibadetsiz geçirmek yani farzı geciktirmek günahıdır. Bunun affolması için tevbe etmek, yani pişman olmak, üzülmek, bir daha geciktirmeyeceğine karar vermek ile olur.

İkincisi, bu farzı terk etmek, yapmamak günahıdır. Bu büyük günahın affolması için, bu farzı hemen kaza etmek, yani vaktinden sonra hemen yapmak gerekir. Kazayı geciktirmek de, ayrıca büyük günah olur.

Farzın vakti geçtikten sonra, bu farzı yapacak kadar zaman içinde bu farz özürsüz olarak kaza edilmezse, geciktirme günahı bir misli artar. Bundan sonra, yine bu kadar zaman içinde kaza etmezse, bir misli daha artar. Böylece, farzı yapacak kadar zamanların herbiri geçtikçe, günahlar, kat kat artarak, sayılamayacak ve düşünülemeyecek kadar çoğalır. Bir farzın kazası özürsüz olarak yapılmayınca, günahı böyle artıyor. Mesela beş vakit namaz için, bir günde, yukarıda bir farz için bildirilenin beş misli çoğalıyor. Aylarca, senelerce kılınmayan namazların günahlarının ne kadar çok olacağı, buradan anlaşılabilir. Bu müthiş, bu korkunç günahların altından kurtulabilmek için, her çareye başvurmak gerekir.

İmanı olan ve aklı başında olan kimsenin gece gündüz kaza namazı kılarak, Cehennemdeki namaz kılmamak azabından kurtulması için çalışması gerekir. Çünkü, özürsüz olarak, tembellikle, üşenerek kılınmayan bir namaz için, yetmişbin sene, Cehennemde azap çekileceği bildirildi. (İslam Ahlakı)

Küfre sebep olan şeyden tevbe etmedikçe
Sual: Müslüman olduğunu söyleyen, fakat sözlerinde veya yazılarında küfrü gerektiren bir şey görülen kimseye karşı nasıl hareket etmek gerekir?
CEVAP
Müslüman olduğunu söyleyen veya cemaat ile namaz kılarken görülen bir kimsenin müslüman olduğu anlaşılır. Sonra, bunun bir sözünde, yazısında veya bir hareketinde, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri iman bilgilerine uymayan bir şey görülürse, bunun küfür veya dalalet olduğu kendisine anlatılır. Bundan vazgeçmesi, tevbe etmesi söylenir. Kısa aklı, bozuk düşüncesi ile cevap verip vazgeçmezse, bunun sapık veya mürted olduğu anlaşılır. Namaz kılsa, hacca gitse, her ibadeti ve iyiliği yapsa da, bu felaketten kurtulamaz. Küfre sebep olan şeylerden vazgeçmedikçe, bundan tevbe etmedikçe, müslüman olamaz.

Her müslüman, küfre sebep olan şeyleri iyi öğrenerek, mürted olmaktan korunmalı, kâfir olanları ve müslüman görünen yalancıları iyi tanıyıp, zararlarından sakınmalıdır!

Bilmemek özür olmaz
Sual: Bir müslüman şaka olarak, bir din kitabına hurafe dese veya alay ederek haram işleyene veya işletene “helal olsun” dese, mürted olur mu?
CEVAP
Muteber kitaplardan nakil yapalım. Mesela, birçok İslam âliminin kitaplarından derlenen Herkese Lazım Olan İman kitabı için, bir kimsenin, doğru olduğuna inandığı halde alay yolu ile hurafe dediğini kabul edelim. O kitapta, (Allah vardır) diyerek imanın 6 esası bildiriliyor. Şaka olarak veya alay maksadı ile veya ne maksatla olursa olsun buna hurafe demenin, haram işleyene veya işletene (helal olsun) demenin hükmünü vesikaları ile bildirelim.

Muteber kitaplarda buyuruluyor ki:
(Küfre sebep olan bir sözü, tehdit edilmeden söyleyenin imanı gider. Çünkü her müslümanın bilmesi gereken şeyleri öğrenmesi farzdır. Bilmemesi özür olmaz, büyük günahtır. Küfre girenin önceki ibadetleri yok olur. Tevbe ederse, geri gelmez. Tevbe için yalnız kelime-i şehadet söylemek kâfi değildir, küfre sebep olan şeyden de tevbe etmesi gerekir.) (Berika, Hadika)

Burhaneddin-i Mergınani hazretleri, (Kur’an-ı kerimi teganni ile okuyan hâfıza, ne güzel okudun diyenin imanı gider. Tecdid-i iman ve tecdid-i nikah gerekir) buyurdu. (Dürr-ül Münteka)

Ebu Nasr-ı Debbusi hazretleri, Kadi Zahireddin-i Harezmi hazretlerinden naklen buyuruyor ki:
(Bir şarkıcıyı dinleyen veya herhangi bir haram işi gören kimse, haram olduğuna inanarak veya inanmayarak, buna, ne güzel dese, o anda imanı gider.) (Müjdeci Mek. 266)

(Kâfirlerin ibadet olarak yaptıkları ve kâfirlik alameti olan ve İslamiyet’i inkâr etmek ve inanmamak alameti olan ve tahkir etmemiz vacip olan şeyleri yapan ve kullanan kâfir olur. Bunlardan meşhur olanlarını bilmeyerek veya şaka olarak veya herkesi güldürmek için yapan da, kâfir olur.) (Birgivi vasıyyetnamesi)

(Zaruri olan ve tevatür ile bildirilmiş olan din bilgilerine inanmayan kâfir olur. İnanmamayı gösteren her söz, ister şaka olarak, isterse gönülden olmayarak olsun küfür olur.) (Milel-nihal)

(Küfre sebep olan bir işi yapmak küfür olur. Mesela beline, zünnar denilen papaz kuşağını bağlamak ve küfre mahsus şey giymek de böyledir. Bunları mizah için, başkalarını güldürmek için, şaka için kullanmak da küfre sebep olur. İtikadının doğru olması fayda vermez.) (Berika)

(Filan müslüman benim gözümde yahudi gibidir demek küfürdür. Ahirette olacak şeylerle alay etmek küfürdür. Kabirdeki ve kıyametteki azaplara akla, fenne uygun değildir diyerek inanmamak, faiz helal olsaydı demek, İslam bilgilerini ve din âlimlerini aşağılamak da, küfürdür.

Akıllı, bilgili, edebiyatçı olduğunu göstermek için veya yanındakileri güldürmek, sevindirmek veya alay etmek için söylenen sözlerde küfre düşmekten çok korkmalıdır. Bir kimse, küçük günah işlese, buna tevbe et denildiğinde, (tevbe edecek bir şey yapmadım ki…) dese, kâfir olur.

(Filan şey, filan kimsede yoktur, varsa kâfir olayım) diye, yemin eylese, o şey, o kimsede olsun veya olmasın, o kimse, kâfir olayım dediği için küfre girmiştir. Kâfirlerin ibadetleri, İslamiyet’e uymayan işleri güzeldir demek de küfürdür.

Bir kadın, beline bir kara ip bağlasa, (bu nedir) deseler, (zünnardır) dese, kâfir olur. Nasrani olmak, yahudi olmaktan, [amerikan kâfiri olmak, komünist olmaktan] hayırlıdır demek küfürdür.

İlim meclisinde ne işim var veya din adamlarının sözü neye yarar demek küfür olur. Biri diğerine, gel fıkıh kitabını okuyalım dese, o da, (Ben ilmi ne yapayım) dese, ilmi hafife aldığı için kâfir olur.) (Miftah-ül-cenne)

Gülmek ve Küfür
Sual: Bazı cahiller, şaka ile (Ben hocaların bulunduğu Cennete değil, artistlerin, dansözlerin şarkı çalıp oynadığı Cehenneme gitmeyi isterim) diyerek gülüyorlar. Böyle söyleyenlere gülen de kâfir olur mu?
CEVAP
Cehennem gülüp oynama yeri değil, şiddetli azap çekme yeridir. Dinin bir emrini böyle alaya almak küfrü gerektirir. İsteyerek buna gülen de küfre girer. Yani kâfir olur. İradesi dışında gülerse küfür olmaz. Din ile alay edenler, gülerek günah işleyenler cezalarını elbette ahirette görürler. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Gülerek günah işleyen, ağlayarak Cehenneme gider.) [Ebu Nuaym]

İnanmayanların alay ettikleri gibi, Cehennem gülüp oynama yeri değil, zalimlerin, hainlerin şiddetli azap görecekleri bir ceza yeridir. Cehennem o kadar korkunç bir yerdir ki günahsız olan melekler bile, onun dehşetinden korkarlar. Peygamber efendimiz, Cebrail aleyhisselamı çok üzgün görünce sebebini sorar. O da, (Cehennemin öyle kızgın bir alevini gördüm ki, onun tesirinden hâlâ kendime gelemedim) diye cevap verir. (Taberani)

Bir kimse, Yunan felsefecileri gibi, (Dünya kadimdir, ezelidir) derse küfre düşer. Yahut, (İnsanın ve bitkilerin yaratılışında, kirpiğimizin, saçımızın uzamasında ilahi şuuru görüyoruz) derse, mahluk [yaratık] olan şuuru Yaratıcı için kullanmış olur. Bu ise küfürdür. Çünkü şuur, akıl, fikir yaratıktır.

Abduhçular gibi, (İslam düşüncesi) demek de bu bakımdan küfürdür. Çünkü İslamiyet bir düşünce sistemi değildir. İlahi emir ve yasaklara düşünce demekten çok sakınmalıdır! İçinde (İslam düşüncesi), (İslam nazariyesi) gibi ifadeler bulunan kitaplar çok zararlıdır.

Müslümana kâfir denmez
Sual: Kötü birinden, bid’at ehlinden bahsederken kâfir deniyor. Kâfir olmayana kâfir denir mi?
CEVAP
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Müslümana kâfir diyenin kendisi kâfir olur.) [Buhari]
İtikadı bozuk olmadığı için, Cennete girecek olan kimse, yaptığı günahlar sebebi ile Cehenneme girebilir. Eğer salih ise, yani günahına tevbe etmiş ise yahut affa veya şefaate kavuşursa, Cehenneme hiç girmez. Cahillerin de bildiği ve sözbirliği ile bildirilmiş olan bir inanışı veya bir işi inkâr eden, kâfir ve mürted olacağı için, la ilahe illallah dese ve her ibadeti yapsa ve her günahtan sakınsa bile, buna la ilahe illallah ehli ve ehl-i kıble denmez.

En şiddetli azap
Sual: Mürtedler Cehennemde hangi tabakada azap görürler?
CEVAP
En alt tabakada azap görürler. Cehennem 7 tabakadır. Her birinin azabı üstündekinden daha şiddetlidir. (Feraid-ül-fevaid)
1. tabaka: Adı Cehennem’dir, azabı en hafiftir. Burada, günahkâr Müslümanlar azap görür.
2. tabaka: Adı Sair’dir. Ateşi ve azabı şiddetlidir. Burada, Yahudiler azap görür.
3. tabaka: Adı Sekar’dır. Bu daha şiddetlidir. Burada Hıristiyanlar azap görür.
4. tabaka: Adı Cahim’dir. Burada, güneşe, yıldızlara tapanlar azap görür.
5. tabaka: Adı Hutame’dir. Burada Mecusiler, Budistler, Brehmenler azap görür.
6. tabaka: Adı Lazy’dir. Ateistler, müşrikler, dinsizler azap görür.
7. tabaka: Adı Haviye’dir. En şiddetlisidir. Burada münafık ve mürtedler azap görür.

Mürtedin tevbesi
Sual: Bir kimse, küfre düşürücü bir şey söylese, mesela peygamberlerden birini inkâr etse, bütün küfürleri için tevbe etse, kelime-i şehadet getirse, namazlarını da kılsa, fakat yine bu inkârında devam etse, kelime-i şehadetinin ve namazının buna faydası olur mu?
CEVAP
Hayır faydası olmaz. Tevbe etmek için yalnız kelime-i şehadet söylemek kâfi değildir. Küfre sebep olan şeyden de tevbe etmek şarttır. Amel değil, iman bir bütündür, ya vardır ya yoktur. İman edilecek şeylerin birine bile inanmasa, hepsine inanmamış sayılır.

Mürted, küfrüne sebep olan şeyden tevbe etmedikçe, (La ilahe illallah) demekle ve İslamiyet’in bazı emirlerini yapmakla, mesela namaz kılmakla, oruç tutmakla, hacca gitmekle, hayrat ve hasenat yapmakla Müslüman olmaz. Bu bozuk itikadla ölürse imanla ölmez. Bu iyiliklerinin ahirette hiç faydasını görmez. İnkârından, yani inanmadığı şeyden tevbe etmesi, pişman olması lazımdır. Yani, İslamiyet’ten çıktığı kapıdan geri girmesi lazımdır.

Not: Küfre düşüren söz ve işler hakkında geniş bilgi, Doğru İman Bilgileri maddesinde var.

Rüya görmek

Rüya görmek

Sual: Rüya görmek neye alamettir?
CEVAP
Rüyada çeşitli hikmetler vardır. Kimi için bir müjde, kimi için bir ikazdır. Kur’an-ı kerimde rüya ve tabiri ile ilgili bilgi vardır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Güzel rüya müjdedir.) [İbni Cerir]

(Salih rüya rahmani, karışık rüya şeytanidir.) [Buhari]

(En doğru rüya seher vakti görülendir.) [Beyheki]

(Kıyamet yaklaştığında, Müslümanın rüyası ekseriya yalan çıkmaz.) [Müslim]

(Sözü doğru olanın, sadık kimselerin rüyası da doğru çıkar.) [Buhari]

(Gündüz görülen rüyalar doğru çıkar.) [Hakim]

(Peygamberlik müjdelerinden salih [iyi] rüyadan başka kalmadı. Mümin rüyayı, ya kendi görür veya başkaları onun için görür.) [Müslim]

(Salih rüya, Peygamberliğin 46’da biridir.) [Beyheki]

(Rüyada kadın görmek hayra, deve korkuya, süt dine, yeşil Cennete, gemi kurtuluşa, hurma rızka delalet eder.) [Ebu Ya’la]

Rüya tabiri, ilim işidir. Herkes tabir edemez. Hele günümüzde bu ilmi bilen yok gibidir. Rüyalarımızı, anlatacaksak, bilhassa güzel olanları salih kimselere anlatmalıdır. Çünkü salih kimse, rüya tabir ilmini bilmese de, hayra yorar, ondan zarar gelmez. Kötü, karışık rüyaları kimseye anlatmamalı! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Kötü rüya gören kimseye söylemesin, şeytandan da Allahü teâlâya sığınsın.) [Müslim]

(Kötü rüya gören uyanınca sol tarafına üç defa tükürüp, şeytanın şerrinden Allahü teâlâya sığınsın. Bu takdirde rüya, ona zarar vermez.) [Müslim]

(Güzel rüya gören, hemen Allahü teâlâya hamd ve şükretsin! Kötü rüya gören, Allahü teâlâya sığınsın, rüyasını kimseye anlatmasın! O zaman rüyanın ona zararı olmaz.) [Dare Kutni]

(Rüyada başım kesildi, tabiri ne) diye sorana, Peygamber efendimiz buyurdu ki: (Bu şeytanidir. Kötü rüyayı, anlatmayın! Şeytandan Allahü teâlâya sığının!) [Müslim]

(Rüyasında hoşa gidici güzel şeyler gören, görüşü isabetli salih birine anlatsın! O da hayra yorsun!) [Beyheki]

(Rüya, tabir ilmini bilen bir dosta veya akıllı bir zata anlatılmalıdır!) [İ.Ahmed]

(Rüya nasıl tabir edilirse, öyle çıkar. Bunun için rüyanızı nasih veya âlime anlatın!) [Hakim] [Nasih, insanlara iyilik tavsiye eden, kötülükten sakındıran, nasihat eden kimsedir.]

Bir kadın, gördüğü rüyayı Peygamber efendimize anlatır. (Yanında olmayan birine [kocana] kavuşursun) buyurur. Kocasına kavuşur. Başka bir zaman aynı rüyayı görür. Başkalarına tabir ettirir. Onlar da, (kocan ölecek) derler. Dedikleri gibi olur.

Onun için rüyayı hayra yormalıdır! Rüya iyi ise, (hayırdır inşaallah) demeli, kötü ise, (Allahü teâlâ bu rüyanın şerrinden seni muhafaza etsin) demelidir! (Bostan)

Görmediği rüyayı gördüm demek çok kötüdür. Çünkü hadis-i şerifte, (En büyük yalan, görmediği halde, “rüyamda şöyle gördüm” demektir) buyuruldu. (Buhari)

Sual: Ölmüş kâfirler rüyada görülür mü?
CEVAP
Ölmüş kâfirlerin ruhları hapistir, rüyada görülmez. Rüyada görülmüşse o şeytandır. Bir kimse, (Ben Ebu Lehebi, Ebu Cehili rüyamda gördüm) dese, gördüğü şeytandır.

Sual: Namaz kılan tesettürlü bir bayanım. Babam da namaz kılan iyi bir insandı. Ailece iyi insanlarız. Babam yakında öldü. Babam ölmeden önce de, şimdi de rüyalarımda bazen babamla ilişkiye giriyorum. Bunun bir anlamı var mıdır? Bilmediğim bir günah mı işliyorum?
CEVAP
Rüyada annemle ilişkiye giriyorum diyen salih erkekler de çıkıyor. Bu bir günahtan dolayı değildir. Babanıza dua ediyor, hayır hasenatta bulunuyorsunuz. babanıza iyilik ettiğiniz anlaşılmaktadır. Annesiyle ilişkiye girenler de annesine iyilik ediyor demektir.

Padişahlardan birinin zengin hanımı, rüyada hacılarla ilişkiye girdiğini görüyor. Şeyhülislama rüyasının tabir etmesi için cariyesini gönderiyor. (Ben ilişkiye girdim de) diye tembihliyor. Şeyhülislam rüyayı dinleyince haydi git sen böyle rüya göremezsin diyor. Sultan hanım, tekrar cariyesini gönderiyor yemin ediyor böyle bir rüya görüldüğünü söyle diyor. Yine inanmazsa sultan hanım görmüş dersin diyor. Yine şeyhülislam kızım sen böyle rüya göremezsin diyor, cariye mecbur kalıp sultan hanım görmüş diyor. Şeyhülislam, bak şimdi oldu diyor, tabir ediyor: Sultan hanımın hacılara büyük hizmetleri dokunacak diyor. Gerçekten de sultan hanım, Türkiye’den Suudi Arabistan’a kadar hacılar için su kanalları, sarnıçlar ve çeşmeler yaptırıyor. Yol boyu hacılar susuz kalmıyor.
Demek ki siz de babanız için Kur’an okuyor dua vs. yapıyorsunuz.

Sual: Rüya dinde senet midir?
CEVAP
Hayır. Rüya senet değildir. Dinimizde senet olan dört delil vardır.

Sual: Ramazanda şeytani rüya görülür mü?
CEVAP
Görülmez. Nefsani rüya görülür.

Sual: Bazı kimseler, uykuda, rüyada, alemi misal ve hayalin suretlerini görerek, kendilerini büyük bir hükümdar veya yüksek mevki sahibi görür. Veyahut büyük din âlimi olmuş, herkes, ilim öğrenmek için, etrafına toplanmış görür. Halbuki, alemi şehadette, yani uyanık iken, bunların hiçbiri hasıl olmamaktadır. Böyle rüyalar doğru mudur, yoksa aslı, esası yok mudur?
CEVAP
İmam-ı Rabbani hazretleri Mektubatta buyuruyor ki:
(Böyle rüyalar boş ve esassız değildir. Bu rüyayı gören kimsede, mevki sahibi olmak, âlim olmak hâli ve kabiliyeti var demektir. Fakat, kuvveti az olup, âlem-i şehadette hasıl olacak kadar değildir. Eğer, bu hâl, zamanla kuvvetlenirse, Allahü teâlânın lütfu ile, âlem-i şehadette de hasıl olur. Eğer âlem-i şehadette hasıl olacak kadar kuvvetlenmezse âlem-i misalde görünmekle kalır. Kuvveti miktarınca, orada görünür. Tasavvuf yolunun saliklerinin rüyaları da böyledir. Kendilerini yüksek makamlarda, Velilerin mertebelerinde görürler. Bu hâl, âlem-i şehadette nasip olursa, pek büyük nimettir. Yok eğer, âlem-i misalde görünmekle kalırsa, hiç kıymeti yoktur. Çöpçüler, hamallar, rüyada, kendilerini hakim, paşa görür. Halbuki, uyanık iken, ellerine bir şey geçmez. Rüyaları üzülmekten, pişmanlıktan başka bir şeye yaramaz. O halde, rüyalara güvenmemeli, uyanık iken ele geçene sevinmelidir.

Bunun içindir ki, büyüklerimiz rüyalara ehemmiyet vermemiş, talebenin rüyasını tabir etmeye lüzum görmemişlerdir. Uyanık iken ele geçene kıymet vermişlerdi. Bundan dolayı, devamlı görünenlere ehemmiyet vermişler, hiç kaybolmayan huzuru, kazanç bilmişlerdi. Allahü teâlâdan başka her şeyi unutmak, hiçbir şeyi hatırlamamak, bunlar için daimi idi. Başlangıcında nihayette ele geçecekler derc edilmiş olanlara, bu kemaller zor ve uzak değildir.) (cild 2, m.58)

Sual: Rüya tabir kitapları ile insan rüyasını sağlıklı bir şekilde öğrenebilir mi?
CEVAP
Öğrenemez. Rüya tabiri ile rüya anlaşılmaz. Rüya birçok hâle ve duruma göre değişir. Bazıları şöyledir:
1- Aynı rüya yorumlanışa göre değişir.
2- Yaşlı – genç olmaya göre değişir.
3- Zengin – fakir olmaya göre değişir.
4- Kadın – erkek olmaya göre değişir.
5- Salih – fâsık ve bid’at ehli olmaya göre değişir.
6- Âlim – cahil olmaya göre değişir.
7- Gece, gündüz ve seher vakti görmeye göre değişir.
8- Abdestli abdestsiz, cünüp olmaya göre değişir.
9- Günlere, aylara, mevsimlere, göre değişir.
10- Aç – tok yatmaya göre değişir.
11- Hasta veya sağlam olmaya göre değişir.
12- Evli – bekâr olmaya göre değişir.
13- Âmir – memur olmaya göre değişir.
14- Misafir, yolcu, mukim olmaya göre değişir.
15- Mesleğine göre değişir.
Daha başka sebepler rüyaya tesir eder. Rüya tabir kitapları yanıltıcı olur.

Resulullahı rüyada görmek
Sual: Rüyada Peygamber efendimizi değişik şekillerde görmek neye alamettir?
CEVAP
Rüyada Peygamberimiz Muhammed aleyhisselamı hakiki şekliyle gören, muhakkak Onu görmüş olur. Çünkü şeytan Onun şekline giremez. Fakat şeytan başka şekle girip görünebilir. Resulullahı tanımayan kimsenin, bunu ayırması kolay olmaz.

Bazı âlimler de, (Peygamber efendimizi değişik şekilde görmek, yine Onu görmek olur. Fakat bu, o kişinin dindeki noksanlığına alamettir. Peygamber efendimizi rüyada gerçek şekliyle gören ve mümin olarak ölen herkes Cennete gider) buyurmuşlardır.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Beni rüyada gören, gerçekten beni görmüştür. Ben her surette görünürüm.) [Deylemi]

(Beni rüyada gören, gerçekten beni görmüştür. Çünkü şeytan benim şeklime giremez.) [Hatib]

(Beni rüyada gören, uyanıkken görmüş gibidir.) [İbni Mace]

(Beni rüyada gören, Cehenneme girmez.) [İbni Asakir]

Not: Resulullah efendimizi rüyada görmek ile ilgili geniş bilgi, Peygamber Efendimiz maddesinde var.

Evliyayı rüyada görmek
Sual: Şeytan, rüyada Resulullahın şekline giremediği gibi, Eshab-ı kiramın veya evliyanın şekline de giremez mi?
CEVAP
Evet, giremez. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Rüyada beni gören, muhakkak beni görmüştür. Çünkü şeytan, benim şeklime giremez. Ebu Bekir’i de, rüyada gören, elbette onu görmüştür. Çünkü şeytan, Ebu Bekir’in şekline de giremez.) [Hatib]

Şafii âlimlerinden Allâme Ceyli hazretleri de buyuruyor ki:
Şeytan, Resulullahın şekline giremediği gibi, Onun vârisi olan, büyük veli zatların şekline de, giremez. (Buhari şerhi)

Görülmeyen rüya
Sual: Görülmeyen rüyayı, gördüm diyerek anlatmak caiz midir?
CEVAP
Hayır, caiz değildir. Bir hadis-i şerifte, (En büyük yalan, görmediği halde, “rüyamda şöyle gördüm” demektir) buyuruldu. (Buhari)

Yalan söylemenin caiz olduğu yerlerde böyle rüya anlatmak caizdir. Mesela, iki kişiyi barıştırmaya yarayacaksa, o kimsenin günah işlemesine mani olacaksa yahut namaz kılmasına sebep olacaksa, bunlar gibi sebeplerle, görmediği halde gördüm diye rüya anlatmak caiz olur.

Fâsıkların rüyası
Sual: Salihle fâsık kimsenin gördüğü rüyaların doğrulukları bakımından aralarında fark var mıdır?
CEVAP
Günah işleyenlerin rüyaları genelde yanlış olur. Bâtınları zulmetli olduğundan çok yanılırlar. Salihlerin rüyaları ise genelde doğru olur.

Yemin ve yemin kefareti

Sual: Yemin etmek ne demektir?
CEVAP
Yemin, kuvvet demektir. Sözün, niyetin, işi yapmak veya yapmamak arzusunun kuvvetli olduğunu gösterir. En kuvvetli şekilde söz vermek olur. Bu söz de, ancak Allahü teâlâ için verilir. Diğer yeminler günahtır. Bazıları çocuğumun ölüsünü öpeyim gibi yeminler ediyor. Bu uygun değildir. Yemin yalnız Allah adıyla yapılır. Mesela vallahi demek, Allah adıyla yemin ediyorum demektir. Sadece yemin ediyorum demek de yemin olur. O da Allah için yemin olur.

Sual: Yemin nasıl olur?
CEVAP
Yemin, yalnız Allahü teâlânın isimlerini söylemekle olur. Vallahi, billahi, tallahi gibi.
Kur’an, Peygamber, Kâbe için demekle yemin olmaz. Fakat âdet olduğu için Mushaf hakkı için demek veya elini Mushafa koyarak bunun hakkı için demek yemin olur. (Kur’an çarpsın) demek, Allah şahidim olsun demek yemin olur.

Kalben vallahi dense, yemin sahih olmaz. Dil ile söylemek gerekir. Küfre sebep olan şeyleri, yemin niyeti ile söylerse, kâfir olmaz, yemin etmiş olur. (Eğer şunu yaparsam kâfir olayım) gibi küfre sebep olan bir şeyi yemin kastı ile söylemek de yemin olur. Yemin kastı ile söylemedi ise kendisi kâfir olur. Onun için kâfir olayım sözünü hiç söylememeli!

(Babamın başı için, çocuğumun, annemin ölüsünü öpeyim…) diye yemin etmek haramdır. Tevbe etmek gerekir. Allah’tan gayrısı için yemin edilmez. Bu yemin olmadığı için, bozulursa yemin kefareti gerekmez. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Babam hakkı için diyerek yemin etmeyiniz! Yemin, Allahü teâlânın ismi ile olur.) [Müslim]

Haram işlemek veya ibadet yapmamak için yemin eden, yeminini bozar, sonra yemin kefareti verir. Mesela, (Şu işim olursa vallahi şarap içeceğim) diyen kimse, şarap içmez, yemin ettiği için yemin kefareti verir.

Helal malını haram ederek yemin etmekle o mal haram olmaz. Mesela, (Şu elbiseyi giyersem haram olsun) diyen kimse, sözünde durmayıp giyse, elbisesi haram olmaz. Fakat, o elbiseyi giyince, kefaret vermesi gerekir.

Yalan yere yemin büyük günahtır. Doğru olarak çok yemin etmek de uygun değildir. Allahü teâlânın ismine ve yemine kıymet vermemek olur. Şarkılarda, türkülerde, eğlencelerde yemin etmek de böyle günah olur. (Dürr-ül-muhtar)

Sual: Yemin kefareti nasıl verilir?
CEVAP
Yemin kefareti için, zekât alması caiz olan on fakire, bütün bedenini örtecek kadar bir kat çamaşır verilir. Yahut aç olan on fakire, bir gün iki defa yemek verilir. On fakire bir defa, bir fıtra miktarı buğday, un da verilebilir. Yahut bu değerde kumaş, havlu, mendil, çorap, et, pirinç, terlik, ayakkabı, ilaç, altın vermek de olur veya doğru bir din kitabı da vermek daha uygundur. Mesela on tane İslam Ahlakı kitabını on fakire vermek uygun olur. Veya bir fakire on gün vermek de olur. Bunları yapamayan fakir, peş peşe yani aralıksız 3 gün oruç tutar.

En kolay yemin kefareti, on fakire uygun bir din kitabı [mesela Hakikat Kitabevi yayınlarından Herkese Lazım Olan İman ve İslam Ahlakı] vermektir. Yeminini bozmadan önce yemin kefareti verilmez. Verilirse sahih olmaz. Bozunca tekrar vermesi lazım olur. Yemin kefaretini geciktirmek günah olur. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Allahü teâlâ, bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi mesul tutar, hesap sorar.) [Maide 89]

Sigara içmeyeceğine üst üste on kere yemin edenin, sigara içerse, bir yemin kefareti vermesi kâfidir.

Nezri, yapılması uygun olmayan bir şarta bağlayan, mesela, (Ali’nin çantasını çalarsam, bir ay oruç nezrim olsun) diyen, çalmadan oruç tutar veya yemin kefareti verir.

(Kağıt para ile bir şey almam) diye yemin eden, altın ile satın alınca, yemini bozulmaz. Kapıdan çıkmayacağım diyen, pencereden çıkarsa; kırbaç vurmayacağım diyen, sopa vursa; ekmek yememeye yemin eden, simit yese, yemini bozulmuş olmaz. Konuşmayacağına yemin eden, mektup yazsa yemini bozulmaz. Sigara içmeyeceğine yemin eden, puro içse, yemini bozulmaz.

(Falancanın yüzüne bakmayacağım) diye yemin eden, o kimsenin aynadaki [veya TV’deki] görüntüsüne, yahut resmine baksa, yemini bozulmuş olmaz.

(Şu bakkaldan alış-veriş yapmayacağım) diye yemin eden, oğlunu veya başka birini gönderip alış-veriş yaptırsa, yemini bozulur. Çünkü vekil asıl gibidir.

(Hakkımı Ali’ye helal etmem) diye yemin eden, (Hakkımı herkese helal ettim) dese, yemini bozulur. Ali’ye de hakkını helal etmiş olur.

Hastalığı iyi olursa, ömür boyu Receb ayında oruç tutacağına dair adakta bulunanın, oruç yerine yemin kefareti vermesi caizdir. Yemin kefareti, büluğa ermiş fakire verilir, çocuğa verilmez. (Redd-ül-muhtar, Hindiyye, Tahtavi)

Sual: Kardeşlerime inatla babama para vermeyeceğim diye yemin ettim, sonra verdim. Ne yapmam lazım?
CEVAP
Yemininizi bozduğunuz için yemin kefareti vermeniz gerekir. Ana-babanız, diğer evlatlarından almasa da, sizden para alsa ne olur? Peygamber efendimiz, (Sen de, malın da babanındır) buyurmuştur. Ana-babadan hiçbir şeyi esirgememelidir!

Sual: Bir kişi şu şöyledir diye yemin etse fakat bilmeyerek yanlış söylemiş olsa ne yapmak gerekir?
CEVAP
Tevbe etmesi yeterlidir. Çünkü bilmeden yaptığı için günah olmaz.

Sual: Bir işi yaptığı halde yapmadım diyerek insan yalan yere yemin etse sonra pişman olsa, (yalan yere yeminin) cezası nedir?
CEVAP
Sadece tevbe gerekir.

Sual: Günah işlememek için (vallahi ve billahi ve tallahi….. günahı işlemeyeceğim işlersem imansız öleyim) şeklinde söz verip, bu sözü tutamayıp yanlış olduğunu bile bile hata işlersek bunun tevbesi nedir, affı nedir?
CEVAP
İmansız öleyim demek çok tehlikelidir. Şakadan ben imansızım diyen kâfir olur. Fakat yemin niyetiyle söylediğiniz için kâfirlik olmaz. Sizin yaptığınız gibi üç kere yemin edilirse üç defa yemin kefareti vermeniz gerekir.

Sual: Vallahi, billahi, tallahi demek üç yemin mi olur?
CEVAP
Aralarında (ve) denmediği için bir yemin olur.

Sual: Yemin kefareti orucunu tutamayan hasta, iyi olunca mı tutar?
CEVAP
Evet. Tutmadan ölürsem, iskatı yapılsın diye vasiyet eder.

Sual: (Doğru söyleyeceğine yemin eder misin) denince (Yemin ederim) demek yemin olur mu?
CEVAP
Olur.

Sual: Vermeyip, verdim sanıp yemin eden, kefaret verir mi?
CEVAP
Vermez. Günah da olmaz.

Sual: Yemin kefareti parasını, hanımla, misafirle yemek caiz mi?
CEVAP
Evet.

Sual: Bir fıtranın değerinden az olan yemek fişi ile fakir doyurulsa yemin kefareti yerine gelir mi?
CEVAP
Gelir. Fişin kıymeti değil, fakirin doyması matluptur.

Sual: Sigara içmeyeceğine yemin eden, puro içse yemin bozulur mu?
CEVAP
Hanefi’de yemini bozulmaz.

Sual: (Ahdım olsun yüz kiloya çıkacağım) diyen yemin kefareti verir mi?
CEVAP
Evet.

Sual: Arabamı satmamaya yemin ettim. Hediye etsem caiz mi?
CEVAP
Hediye edince yemin bozulmamış olur.

Sual: Yemin kefaretinde, sabah öğle yemek vermek de caiz mi?
CEVAP
Evet.

Sual: Fakire yemek verirken, bu yemin kefareti demek gerekir mi?
CEVAP
Hayır.

Sual: Kötü filmleri kastederek (Vallahi bir daha sinemaya gitmem) dedim. Uygun filmler için sinemaya gitsem yeminim bozulur mu?
CEVAP
Evet.

Sual: (Vallahi sigara içmeyeceğim) diye üst üste on kere yemin ettim. Sigara içersem, on tane mi yemin kefareti vermem gerekir?
CEVAP
Bir kefaret kâfidir.

Sual: Yemin kefaretinde, başka mal deniyor. Başka maldan, din kitabı, süt, meyve, kalem gibi mallar da anlaşılır mı?
CEVAP
Evet.

Sual: Kâfir (Şu günahı işlersen, müslüman olacağım) diye yemin etse, o günahı işlemek caiz mi?
CEVAP
Hayır.

Sual: (Vallah billah) veya (valla billa, vallaha) demekle de yemin olur mu?
CEVAP
Hayır. Vallahi billahi denince olur.

Sual: Arkadaşa (Vallahi sana bu işi yaptırmam) dedim. Arkadaş, ben namazda iken o işi yapmış. Yemin kefareti gerekir mi?
CEVAP
Hayır.

Sual: Beyime (Mahkemeye verip vallahi senden boşanacağım) dedim. Yemin kefareti vermem gerekir mi?
CEVAP
Evet.

Sual: Doğru söyleyeceğine yemin eder misin denilince, (evet) dense ve yalan söylense kefaret gerekir mi?
CEVAP
Hayır.

Sual: (Hayvan olsaydın seni vallahi keserdim) demek yemin mi?
CEVAP
Yemin değildir.

Sual: Aynı işi yapmayan birine (Vallahi bu işi yapmazsın) dedim. Bu defa o işi yaptı. Ettiğim yemin lagv mı?
CEVAP
Evet.

Sual: 2 kişi 5, beş kişi 2 gün doyurulsa, yemin kefareti ödenir mi?
CEVAP
Evet.

Sual: Bir şeyi yapmayacağımıza yemin ettiğimizi unutsak ve o işi yapsak yine kefaret gerekir mi?
CEVAP
Unutularak da olsa o işi yapınca yemin kefareti gerekir.

Sual: Öğrenci, yemin kefareti olarak üç gün oruç tutsa olur mu? Yoksa on fakiri doyurması veya on fakire kitap mı vermesi gerekir?
CEVAP
Öğrenci veya öğretmen olması bir şeyi değiştirmez. On tane namaz kitabı alacak kudreti yoksa, peş peşe üç gün oruç tutması gerekir.

Sual: Çok sinirli bir anda söylediğimiz yeminden sorumlu muyuz?
CEVAP
Evet mesulüz. Ağzımızdan çıkmışsa tamam. Adakta da böyle. Bir gün oruç tutacağım diyecek yerde bin gün desek bin gün tutmamız gerekir. Yeminde adakta boşamada evlenmede niyetin yeri yok, söze bakılır.

Sual: Dua ederken, Allahü teâlâya söz verip mesela “Bir daha gıybet etmeyeceğim eğer edersem bir gün oruç tutacağım” veya “Allah’ım her gece Tebareke suresini okumaya söz veriyorum” gibi sözler söylemek adak mı oluyor? Böyle sözler yerine getirilemezse ne yapmak gerekiyor?
CEVAP
Yemin kefareti vermek gerekir.

Sual: Her sigara içişte on mark sadaka vereceğim diye adakta bulundum. Dayanamayıp içmeye başladım. Sadaka vermem gereken para miktarı çok fazla oluyor. Ne yapmam gerekir?
CEVAP
Hasıl olması istenmeyen bir şey için şart edilince, o şey hasıl olunca, isterse nezrettiği sadakayı verir, istemezse, yemin kefareti verir. (Tahtavi)

İstemediğiniz şey hasıl olmuştur. Yemin kefareti vermekle adak borcundan kurtulmuş olursunuz. İmkansız olan şeyi nezretmek de yemin olur. Bir yemin kefareti kâfi gelir. (İmdat haşiyesi)

Sual: Şu işim olursa her ay bir horoz kesip sadaka vereceğim diye adakta bulunanın, ömür boyu mu kesmesi gerekir?
CEVAP
“Her ay” denince kaç ay olduğu bilinmediği için, adak olmaz, yemin kefareti verilir.

Sual: Sigara içersem, 7 defa hacca gideceğim veya 3 yıl oruç tutacağım veya 7 milyar lira fakirlere sadaka dağıtacağım diyen bunların yerine yemin kefareti verse caiz mi?
CEVAP
Caizdir. (F. Hayriyye)

Sual: Yemin kefareti olarak, 9 fakire 9 kitap ve bir fakire de, bir sadaka-i fıtr tutarında ilaç veya meyve vermek caiz midir?
CEVAP
Evet.

Sual: Bir kimse, Allahü teâlânın rızası için oruç tutayım dese, hem adak hem yemin olmasını niyet etse, tutacağı oruç, yemin mi olur, adak mı olur? Orucunu bozarsa ne yapması gerekir?
CEVAP
Bu oruç, hem yemin, hem de adak olur. Bu orucu bozarsa, hem kaza, hem de yemin kefareti gerekir.

Sual: Karımın boş olmasına yemin ederim demek, yemin olur mu?
CEVAP
Hayır, yemin olmaz.

Sual: Şunu yaparsam her helal bana haram olsun denirse, her şey haram olur mu?
CEVAP
O işi yapınca yenilip içilen şeyler haram olduğu gibi, evli ise karısı da bir bain talak ile boş olur. Fakat yemin kefareti vermesi gerekmez. Evli ise, iddet müddeti bitince nikahını tazelemesi gerekir.

Sual: Aşağıdaki sözlerden birisini söyleyip de sözünde durmayan ne yapar?
CEVAP
Yemin edip, yemini bozan kimse, yemin kefareti verir.
Bunları söylemek yemin olur:
Allah’a ahd ediyorum [söz veriyorum].
Allah’a misak ediyorum [sözleşmede bulunuyorum].
Allah’a ant veriyorum.
Allah hakkı için.
Yemin ediyorum.
Yeminim olsun.
Ahdım olsun.
Nezrim olsun.

Sual: Alış verişte çok yemin ediliyor, uygun mu?
CEVAP
Hayır. Hadis-i şferiflerde buyuruldu ki:
(Yalan yemin ile mal çok satılsa da böyle kazancın bereketi olmaz.) [Buhari]

(Malını, yemin ederek beğendirene kıyamette merhamet edilmeyecektir.) [Müslim]

(Alış-verişte “Vallahi böyle, billahi öyle değildir” diye yemin edenlere ve sanatkârdan, “Yarın gel, öbür gün gel” diye sözünde durmayanlara yazıklar olsun!) [Deylemi]

Anam avradım olsun demek
Sual: Anam avradım olsun ki… demek küfür olur mu? Diyenin nikahı bozulur mu?
CEVAP
İnsanın anası avradı olmaz, bu cahillik, görgüsüzlük, terbiyesizliktir. Böyle yemin olmaz. Yemin Allah adına yapılır. Maalesef Türkiye’de, Allah’tan gayrisi için yemin ediliyor. Anam avradım olsun demekle, nikahına zarar gelmez, küfür de olmaz. Fakat Allah’tan başkası için yemin etmekten çok sakınmalı. Kâbe için, nâmus için, çocuğumun ölüsünü öpeyim gibi yemin etmemeli. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Babam hakkı için diyerek yemin etmeyin! Yemin, Allah ismi ile olur.) [İbdâ]

(Emanet, yani namus için yemin eden, bizden değildir.) [Ebu Davud]

(Allah’tan başka bir isim ile yemin eden kâfir olur.) [Tirmizi]

Ant vermek ve kefaret
Sual: Tam İlmihal’de diyor ki:
(Yanından geçerken, kalkmak isteyene, (Allah aşkına) veya (Allah için) kalkma dese, o da dinlemeyip kalksa, söyleyene bir şey lazım gelmez ama, ötekinin Allahü teâlânın ismine saygı göstermesi, ant verilen işi yapmaması lazımdır. Bir işe başlamak için ant verirse, yemin olur. Öteki yapmazsa, ant verenin kefaret vermesi lazım olur.)
Burada ant verilen işi yapmamanın saygısızlık olduğu anlaşılıyor. Ama son cümlede, ant verenin niye kefaret vermesi gerekiyor?
CEVAP
Birinci cümlede, zaruret olmadıkça, mubah bir iş için, Allah aşkına şunu yapma denince yapmamak gerekir. Ama dine aykırı bir iş için yapmak gerekmez. Mesela, (Allah aşkına bir bardak bira iç) denilse, içmek gerekmez, içmek haram olur.

Son cümlenin açıklaması ise şöyledir:
Biri, arkadaşına, “Allah’a ant içiyorum, bu akşam sana ilmihal okutacağım” dese, arkadaşı da okumasa, veya ”Allah hakkı için bu akşam sana çay içireceğim” dese, öteki de çay içmese, sözünde durmadığı için, dediklerini yaptırmadığı için, ant verenin yemin kefareti vermesi gerekir.

Sual: Günah olan bir şey için yemin eden, mesela bira içeceğim veya kumar oynayacağım, falancayı öldüreceğim diye yemin eden, ne yapar?
CEVAP
Haram işlemez yani, bira içmez ve kumar oynamaz, kimseyi öldürmez yemin ettiği için, yemin kefareti verir.

Telefonla konuşmak
Sual: Birine, (Seninle konuşmayacağım) diye yemin eden, telefonla konuşsa yemini bozulur mu?
CEVAP
Evet.

Üçünüzle de konuşmayacağım
Sual: Üç kişiye, (vallahi üçünüzle de konuşmayacağım) diye yemin eden kimse, birisi ile konuşunca yemin kefareti vermesi gerekir mi? Üçü ile konuşursa üç yemin kefareti mi verir?
CEVAP
Biri ile konuşunca kefaret gerekmez. Üçü ile konuşunca bir yemin kefareti verir.

Bu konuda, Redd-ül-muhtar kitabındaki ifadeler şöyledir:
Bir kimse, bir topluluğa hitaben, (Vallahi ben sizlerle konuşmam) dese, o kimselerin hepsiyle konuşmadıkça yemini bozulmaz.

Bir kimse (dört kitaptan beriyim) dese, bu bir tek yemindir. Keza (Kur’andan, Zebur’dan, Tevrat’tan, İncil’den beriyim) dese, yine bir tek yemin olur. Bir kimse (Kur’an-ı Kerim’den beriyim, Tevrat’tan beriyim, İncil’den beriyim, Zebur’dan beriyim) dese bu dört yemin olur.

Bu cins meselelerde beri olma ifadesi, ne zaman müteaddit olursa, kefaret de müteaddit olur, beri olma ifadesi bir olduğu takdirde, kefaret de bir olur.

(Falan ve filan ile konuşmak bana haram olsun) veya (Vallahi falan ve filan ile konuşmayacağım) diye yemin edildiğinde de, sahih olan kavle göre, o iki kimseden yalnız birisiyle konuşulsa, yemin bozulmuş olmaz. Ancak o iki kimseden her biriyle konuşulmamaya niyet edilirse, bu takdirde onlardan biriyle konuşulduğunda yemin bozulmuş olur. Çünkü yemin eden şahıs, o iki kimseden her biriyle konuşmamaya niyet etmekle, hükmü kendi aleyhine şiddetlendirmiştir.

Bir kimse, (Zeyd ile yahut Amr ve Bekir ile konuşmayacağım) diye yemin etse, Zeyd ile yahut Amr ve Bekir ile konuşursa, yemini bozulur. Yemin eden kimse yalnız Amr yahut yalnız Bekir ile konuşsa, diğeriyle konuşmadıkça yemini bozulmaz. Aksine, yani (Zeyd ve Amr ile yahut Bekir ile konuşmayacağım) diye yemin etse, bu takdirde Bekir ile konuşursa yahut Zeyd ve Amr ile konuşursa, yemini bozulur.

Bir kimse (Filan ve falan ile konuşmak bana haram olsun) diye yemin etse bunlardan biriyle konuşursa yemini bozulur. Keza, (Bağdat halkıyla konuşmak bana haram olsun) diye yemin eden kimse, Bağdat halkından biriyle konuşursa yemini bozulur.

(Vallahi, ne falan ve ne de filan ile konuşurum) denilse iki yemin olmuş olup, herhangi biriyle konuşulsa yemin bozulmuş ve kefaret icap etmiş olur. (Yemin bahsi)

Buna göre:
1- Vallahi üçünüzle de konuşmayacağım diye yemin ederse, üçüyle de konuşmadıkça yemini bozulmaz. Üçüyle konuşup da yemini bozulunca, bir yemin kefareti verir.

2- Vallahi üçünüzle de konuşmayacağım diye yemin ederken, her biri ile, ayrı ayrı konuşmamaya niyet ederse, biriyle de konuşsa yemini bozulmuş olur. Bir yemin kefareti verir. Sonra diğerleriyle konuşsa da, başka kefaret vermesi gerekmez.

3- Üçüyle konuşmak bana haram olsun diye niyet ederse, biriyle de konuşsa yemini bozulmuş olur. Bir yemin kefareti verir. Sonra ötekiyle konuşunca, başka kefaret gerekmez.

4- Ahmet ve Mehmet ile konuşmam diye yemin edince, ikisiyle de konuşmadıkça yemini bozulmaz. İkisiyle konuşup da, yemini bozulunca, bir yemin kefareti verir.

5- Ne Ahmet ile ve de ne Mehmet ile konuşurum diye yemin ederse, iki yemin olmuş olur. Herhangi biri ile konuşulursa, yemin bozulur ve kefaret icap eder. Sonra diğeriyle konuşulsa, diğer yemin de bozulmuş olur ve onun için de kefaret vermek gerekir.

Sual: Çocuğumun ölüsünü öpeyim, annemin ölüsünü göreyim, kâfir olayım, başım için, şerefim için, Kâbe için, Peygamber için diyerek yemin etmek caiz midir?
CEVAP
Yemin yalnız, Allahü teâlânın isimleri ile olur. Başka şeylerle yemin olmaz. Başka şeyler için yemin etmek haramdır. (Mülteka)

Böyle caiz olmayacak şekilde yemin edince, yemin kefareti vermek gerekmez. Sadece tevbe etmek gerekir.

Yemine inanmamak
Sual: Salih bir Müslümanın yeminine inanmamak haram mıdır?
CEVAP
Evet, haramdır. Yalan yere yemin ediyorsun demektir ki, suizan olur, günah olur.

Yemin kefareti için
Sual: Yemin kefareti için, bir fakiri on gün doyurmak yerine, on fakire, o değerde, eczacı olan ilaç, konfeksiyoncu olan havlu, kasap et, bakkal pirinç, kuyumcu altın, kitapçı din kitabı verse yemin kefareti yerine gelmiş olur mu?
CEVAP
Evet, yemin kefareti yerine gelir. O mesleği yapanların, illa ticaretini yaptığı maldan vermesi gerekmez. Kuyumcu pirinç verebildiği gibi, bakkal da altın verebilir. Kitap satmayan da, din kitabı verebilir. Doğru din kitabı verirse, ayrıca farz olan ilim yayma sevabı da hâsıl olur. Yemin kefaretlerinde doğru yazılmış yani nakli esas alan din kitabı vermeyi tercih etmelidir. Hakîkat Kitabevi’nin yayınları, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından tercüme edilmiş, nakli esas alan eserlerdir.

Yemin olur mu?
Sual: (Bu işi yaparsam, Allah lanet etsin) demek yemin olur mu?
CEVAP
Hayır, yemin olmaz. Bunun gibi, (Eğer bunu yaparsam, şarap içmiş olayım) demek de, yemin değildir; çünkü bu sözlerle yemin etmek, Müslümanların âdeti değildir. (Dürr-ül-muhtar)

Sual: Bir kimse, (Şu iş şöyle olursa, kellemi keseceğim veya oğlumu kurban edeceğim) diye adakta bulunsa, dört mezhebe göre ne yapması gerekir?
CEVAP
İmam-ı a’zama, İmam-ı Malik’e ve İmam-ı Ahmed’e göre bir koyun kesmesi gerekir. İmam-ı Şafii’ye göre bir şey gerekmez. Hanefi’deyse, İmam-ı a’zamın kavli değil, diğer imamların kavli tercih edilmiştir. Tercih edilen kavle göre, yemin kefareti vermek gerekir; çünkü çocuğunu veya kendini öldürmek haramdır. Haram bir şeyi adamak yemin olur. S. Ebediyye kitabında, (Filanı öldürmek, Allah için nezrim olsun diyen, öldürmez, yemin kefareti verir) deniyor. Bunun gibi, (Şu işim olursa, vallahi bir şişe şarap içeceğim) diyen de, işi olunca şarap içmez, yemin kefareti verir.

Yemin kefareti için para vermek
Sual: Yemin kefareti olarak, bir fakire 10 gün, sabah akşam doyuracak kadar kâğıt para vermek caiz olur mu?
CEVAP
Verilen parayla karnını doyuracağı kesin bilinirse, para vermek caiz olur.

Doyurabilecek kadar
Sual: Yemin kefareti olarak, bir öğün için fakire ne kadar para vermelidir?
CEVAP
Belli bir para miktarı yoktur. Ölçü, fakirin doymasıdır. Karnını doyurabilecek kadar vermelidir.

Yemin etsem
Sual: (Yemin etsem başım ağrımaz) demek caiz midir?
CEVAP
Caiz değildir. Yemini hafife almış olur.

Yemin kefareti orucu
Sual: Yemin kefaretini ödemek maksadıyla, fakir doyuramadığı ve ona giyecek elbise veremediği için, üç gün oruç tutmak zorunda kalan kimsenin, oruca imsak vaktinden önce mi niyet etmesi gerekir?
CEVAP
Evet, imsak vaktinden önce niyet etmesi gerekir.

Allah’a söz vermek
Sual: Allah’a söz veriyorum demek, yemin olur mu?
CEVAP
Evet, yemin olur. (Mülteka, Dürr-ül-muhtar)

Çok yemine çok kefaret
Sual: (Vallahi ve billahi ve tallahi) demek, tek yemin mi olur? Bir kefaret yeter mi?
CEVAP
Bir değil, üç yemin olur. Çeşitli yeminlerin kefaretleri ayrı yapılır. (Vallahi ve-r-rahmâni ve-r-rahîmi şu işi yapmam veya yaparım) dese, üç yemin olur. (Damad)

Aralarına (ve) konmazsa bir yemin olur.

Hülasa’dan ve Tecrid’den naklen, Bahr’da bildirilmiştir ki:
Yemin birden fazla olursa kefaret de birden fazla olur. Birden fazla yapılan yemin, gerek bir mecliste olsun, gerek ayrı ayrı meclislerde olsun hüküm aynıdır. [Mesela evde yemin etse, aynı yemini kahvede de etse, iki yemin olur.]

Bahr’da bildirilmiştir ki:
Bir kimse, (Ben şu işi yaparsam Yahudi olayım, Hıristiyan olayım) dese, bu iki yemin olur. Fıkıh âlimleri ittifakla bildiriyor ki:
Yemin edenin atıf harfiyle söylerse iki yemindir ve atıfsız olursa sıfat olacağı için bir yemin olur. (Redd-ül muhtar) [Vallahi billahi atıfsızdır, vallahi ve billahi atıflıdır.]

Bir yemin olur
Sual: (Vallahi, billahi, tallahi) diye yemin edenin, bir yemin kefareti vermesi gerektiğine göre, aynı şeyi kuvvetlendirmek amacıyla, peş peşe veya başka zamanlarda defalarca vallahi şunu yapacağım diye, yemin etse, bu yeminini bozunca yine bir yemin kefareti mi gerekir?
CEVAP
Evet, bir kefaret gerekir; çünkü sonraki yeminler birinci yemini tekit yani kuvvetlendirmek için söylenmiştir, ayrı bir yemin değildir. Tekit için değilse, aynı iş için olsa da, hepsi ayrı yemin olur.

Yeminin bozulması
Sual: Arkadaş, (Sana şu yardımı yapacağım) dedi. Ben de (vallahi yaptırmam) dedim. Haberim yokken o işi yapmış. Yemin kefareti vermem gerekir mi?
CEVAP
Hayır; çünkü siz yaptırmadınız, o kendisi yaptı. Yemininiz bozulmadı.

Yemin ettim demek
Sual: (Ben, o işi yapmamaya yemin ettim) demekle yemin edilmiş olur mu?
CEVAP
Evet, doğru söylüyorsa, yani gerçekten o işi yapmayacaksa yemin etmiş olur. O işi yapacağı halde, yalandan öyle diyorsa yemin olmaz. (Hindiyye)

Kadının yemin etmesi
Sual: Kadın, beyine, (Sen, bana haramsın) veya (Seni, kendime haram ettim) dese, ne gerekir?
CEVAP
Bu yemin olur. Kadının söylemesinin nikâha zararı olmaz. Sözünde durmayıp kocasıyla beraber olursa, yemin kefareti vermesi gerekir. (Hindiyye)

Seninle konuşmak haramdır
Sual: Bir kimse diğerine, (Seninle konuşmak haramdır) dese yemin olur mu? Yani konuşursa yemin kefareti vermesi gerekir mi?
CEVAP
Evet, yemin olur. Konuşursa yemin kefareti vermesi gerekir. (Hindiyye)

Almanya’da yemin kefareti
Sual: Almanya’da unun kilosu 0,25-0,30 Euro arasındadır. Bir fıtra miktarı 1750 gram olduğuna göre, bir günlük fıtra tutarı yaklaşık 0,50 Euro ediyor. 10 günlük yemin kefareti için 5 Euro tutarında kitap vermek yetiyor. Yani 0,50 Euro’dan 10 tane din kitabını 10 fakire versem, yemin kefareti yerine gelir mi? Mesela 10 tane Namaz Kitabı 10 Euro ediyor. 10 tane Namaz Kitabı verilse yemin kefareti verilmiş olur mu?
CEVAP
Elbette olur. Buğdaya göre hesap edilirse, 10 Euro ile birkaç yemin kefareti verilebilir. Türkiye’deki durum da bundan pek farklı değildir. Ölçü, bir fıtra tutarındaki kitaptan 10 tane vermektir. Bir fıtra tutarı Almanya’da da, Türkiye’de de yarım Euro’dur. 5 Euro bir yemin kefareti için kâfi gelir. Yemin kefareti için 10 kitap şarttır. Fiyatları önemli değildir. Yarım veya 1 Euro da olabilir, 10 Euro da olabilir. Önemli olan 10 kitap vermektir.

Sual: Maide suresinin, (Yeminin kefareti, ailenize yedirdiğinizin ortalamasından on düşkünü yedirmek veya giydirmek yahut bir köle azat etmektir. Bunları yapamayan üç gün oruç tutar. Yeminlerinizin kefareti budur) mealindeki 89. âyetinde bildirilen yedirmenin veya giydirmenin kıymeti, fakire verilemez mi? Fıkıh kitaplarında bu husus nasıl açıklanmıştır?
CEVAP
Fıkıh kitaplarımızda deniyor ki:
Sarık ve mest, elbise olarak caiz olmaz. Yemek bedeli olarak, caiz olur. Şayet, her fakire birer sarık verilir; bu da, gömlek veya uzun don olmaya müsait olursa, caiz olur, değilse elbise olarak caiz olmaz, fakat kıymeti bir fıtra miktarı olursa, yemeğe bedel olarak caiz olur.

On fakire bir elbise verilse de, bunun kıymeti, her fakire verilecek bir elbise bedelinden de fazla olsa, bu elbise yerine caiz olmaz. Ancak, yemek yerine olur.

Yemin kefareti için, eski bir elbise verse, şayet yeni elbisenin dayandığı müddetin yarısından az zaman dayansa bu caiz olmaz; fazla dayanırsa caiz olur. Kıymetine değer verilmez.

Bir kimse bir fakire, bir defada on elbise verse, yemekte olduğu gibi bu caiz olmaz.

On fakire bir hayvan verse de, kıymeti on elbiseye veya on yemeğe bedel olsa, kıymeti itibariyle, elbiseden bedel caiz olur. Verilen dirhemler de [gümüş paralar da] böyledir, yani kıymeti, elbiseye değil de, yemeğe bedel olursa caiz olur.

Yemin kefareti için, ölü kefenlemek; mescid yapmak veya ölünün borcunu ödemek caiz olmaz. Yolda kalmışa verilirse caiz olur.

Buğdaydan veya undan yarım sa’ olmak üzere, on fakire ayrı ayrı vermek veya arpadan birer sa’ vermek gerekir. Bir kimse, bir fakire buğday, diğer bir fakire de, arpa verse, caiz olur. Bir kimse beş fakiri doyursa, beş fakire de elbise giydirse, eğer yedirdiği tam bir temlik ise, caiz olur. Temlik, yemeğin bedelini bizzat fakire verip, fakiri o meblağa sahip etmek demektir. (Fetava-i Hindiyye)

Yemin kefareti için, bir köle azat etmek veya on fakiri akşamlı sabahlı doyurmak yahut on fakire orta halli insanlara elverişli, üç aydan fazla dayanacak ve bedenin çoğunu örtecek bir kat elbise vermek gerekir. Elbise yerine yalnız don caiz olmaz. Ancak donun kıymeti akşamlı sabahlı bir fakiri doyuracak kadar yani bir fıtra miktarı değerde olursa, kıymeti itibariyle caiz olur. (Dürr-ül-muhtar)

Tefsirlerde ve fıkıh kitaplarında sirke, zeytinyağı, başa giyilen sarık, peynir gibi maddelerin de verilebileceği yazılıdır. (Kurtubi)

Yemin kefareti olarak, on fakire bir kere veya bir fakire on gün, her gün bir kere yarım sa’ buğday, un veya ekmek yahut bu değerde başka mal, altın, gümüş para temlik etmek [vermek] de olur. [Bir fıtra değerinden aşağı olmamak şartıyla] kumaş, havlu, mendil, çorap, et, pirinç, çamaşır, terlik, ilaç veya din, fen, ahlak kitabı verilebilir. (S. Ebediyye)

Deprem ve Günah ilişkisi

Sual: Depremlerin sebebi nedir? Ölenler şehid mi? Depremden kaçmayan intihar mı etmiş olur? Toplu olarak gömmek caiz midir?
CEVAP
Ekseriya depremler ilahi bir ikazdır. Âlimler, (İki Z olunca üçüncü Z gelir) demişlerdir. Yani Zulüm ve Zina çoğalınca Zelzele olur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Zina yayılınca depremler çoğalır.) [Deylemi]

(Günahlar açıktan işlenmeye başlanınca, iyi kötü herkes genel bir azaba maruz kalır.) [Taberani]

Depremler kıyamet alametlerindendir. Buhari’deki hadis-i şerifte, (Depremler çoğalmadıkça kıyamet kopmaz) buyurulmuştur. Kıyametin ne zaman kopacağı bildirilmedi.

Fakat, Peygamber Efendimiz birçok alametlerini haber verdi:
Mehdi gelecek, İsa gökten inecek, Deccal çıkacak. Yecüc Mecüc her yeri karıştıracak. Güneş batıdan doğacak. Büyük depremler olacak. Din bilgileri unutulacak. Kötülük çoğalacak. Dinsiz, ahlaksız, kimseler Emir olacak, Allahü teâlânın emirleri yaptırılmayacak. Haramlar her yerde işlenecek, Yemen’den bir ateş çıkacak. Gökler ve dağlar parçalanacak. Güneş ve Ay kararacak. Denizler birbirine karışacak ve kaynayıp kuruyacaktır.

İlahi ikazdır
İnsanların isyandan vazgeçmesi için ilahi bir ikaz olan depremden ibret alınmalıdır. Sel, deprem, kuraklık gibi, ilahi musibetlerin ara sıra zuhur edişi, Allahü teâlânın sonsuz nimetlerine, lütuf ve ihsanına karşı isyanda olanları ikaz mahiyetindedir. Hiçbir nimet ve felaket sebepsiz değildir. Düşünebilenler için nice hikmetleri vardır. Günahların affına sebep olduğu gibi başka hikmetleri de vardır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Ümmetim için depremler günahlarına kefaret olur.) [Hakim]

(Allahü teâlâ, depremleri iyilere öğüt, müminlere rahmet, kâfirlere ise azap kılar.) [İ.Asakir]

Âlimler, (Tehlikelerden, gücünüz yettiği kadar sakınınız. Çünkü, güç yetmeyen, dayanılamayan şeylerden uzaklaşmak, Peygamberlerin âdetidir) buyurmaktadır.

Kapalı yerde iken deprem olursa, oradan açık bir yere kaçmak müstehaptır. (Bezzâziyye)

Deprem olunca evden çıkıp açık yere gitmelidir. Resulullah efendimiz, yolda eğri duvarın önünden koşarak geçti. (Hindiyye)

Bu fetvalardan anlaşıldığına göre, depremden kaçmayan intihar etmiş sayılmaz. Müstehabı terk etmiş olur. Depremden kaçmayan mutlaka ölür diye bir şey yoktur. Depremde ölenin imanı varsa mutlaka şehiddir.

Hadis-i şerifte, (Suda boğulan, yangında ölen, duvar ve enkaz altında kalarak ölen, şehiddir) buyuruldu. (İbni Asakir)

Zaruret olmadıkça, bir kabre, iki kişi bile gömülmez. Ancak zaruretler haramları mubah kılar. Zaruret olunca toplu halde gömülebilir.

Müdahene nedir?
Sual: Genel olarak haksızlıklar çoğalınca, günahlar işlenince depremler ve diğer belalar zuhur ettiğine göre, bu haksızlıklara ve günahlara engel olmak gerekmez mi?
CEVAP
Gücü yettiği halde haram işleyene mani olmamak müdahene olur. Müdahene, dünyalık ele geçirmek için, dinden vermektir.

Haram işleyene veya yanında bulunanlara olan saygısı yahut dine olan bağlılığının gevşekliği, müdaheneye sebep olmaktadır. Fitne olmadığı, yani dinine veya dünyasına veya başkalarına zarar olmadığı zaman, haram ve mekruh işleyene mani olmak gerekir. Mani olmamak, susmak haram olur. Müdahene etmek, haram işlemeye razı olmayı gösterir. Susmak çok yerde iyidir. Fakat, hakkı, hayrı söyleyecek yerde susulmaz.

(Ya Resulallah! Geçmiş ümmetlerden bir kısmına deprem ile azap yapıldı. Toprak altında kaldılar. Bunların arasında salihler de vardı) denildiğinde (Evet, salihler de birlikte helak oldular. Çünkü Allahü teâlâya isyan olunurken susmuşlardı) buyurdu. (Taberani)

Dünyadaki depremler birer ikazdır.

Sual: Depremde veya buna benzer ölümlerde kelime-i şehadet getiremeden ölen şehid olur mu?
CEVAP
Evet şehid olur. Ani ölüm, müminler için rahmettir.

Sual: Deprem gibi sebeple medeniyetler yıkılıp sıfırdan mı başladı?
CEVAP
Evet.

Allahü teâlâ, kullarına zulmetmez
Sual: Ateist bir yazar, depremde ölen çocukları kastederek, inanmadığı halde, Allahü teâlâya dil uzatıyor, depremin adaletsizlik olduğunu söylüyor. (Merhametin bu kadarsa, al senin olsun) diyor. Bu zavallıya cevap verir misiniz?
CEVAP
Adalet nedir? Adalet, kelime olarak bir şeyi yerli yerine koymak demektir. Adalet, bir âmirin, ülkeyi idare için koyduğu kanunlar içinde hareket etmesidir. Zulüm ise, bu kanunun dışına çıkmaktır. Her şeyi yoktan yaratan Allahü teâlâ, hakimler hakimi, her şeyin asıl sahibi ve tek yaratıcısıdır. Üstünde bir âmiri, sahibi yoktur ki, Onu bir kanun altında bulundursun? Bundan dolayı, (Allah’ın yaptığı şu iş, adalete uymuyor) denilemez.

Adaletin bir başka tarifi ise kendi mülkünde olanı kullanmak demektir. Zulüm ise, başkasının mülküne tecavüzdür. Kâinat ve içinde bulunan her şeyin yaratıcısı Allahü teâlâ olduğuna, Ondan başka yaratıcı bulunmadığına ve hiçbir kimse, hiçbir şeye sahip olmadığına göre, Rabbimizin yaptığı işler, hiç kimsenin malına, mülküne tecavüz değildir. Onun yaptığı işler için (Adalete uymuyor) denilemez. Mülk Onundur, dilediği gibi kullanır. Kimsenin bir şey sormaya hakkı yoktur.
Korkusundan Ona kim ağız açabilir?
Teslim olmaktan başka ne yapılabilir?

Deprem dolayısiyle kimi ölmüş, kimi sakat kalmış, kimi fakirleşmiş olabilir. Mümin Allahü teâlânın kaza ve kaderine razı olur. Razı olmazsa, fakir olunca az diye itiraz eder. Zengin olursa, doymaz, daha ister. Kazandığını haramlara sarf eder. Böyle kimsenin zenginliği de, fakirliği de, dünyada ve ahirette felaketine sebep olur.

Körlük, topallık ve diğer sakatlıkların faydalı veya zararlı olması insandan insana değişir. Kimi, Allahü teâlânın takdirine razı olduğu için, sonsuz olan Cennet nimetlerine kavuşur, kimi de razı olmadığı için, sonsuz olan Cehennemde cezaya müstahak olabilir. Bir kimse kendisi için sakatlığın faydalı veya zararlı olduğunu bilemez. Bazısı illa son model bir arabasının olmasını ister. Arabayı alıp çoluk çocuğuyla bir dereye uçabilir. Lüks bir ev ister. Alır depremde çoluk çocuk beraber ölebilir. Onun için, illa bir şeyin olmasını değil, hayırlı olmasını istemelidir!

Çocuğun sakat olarak doğmasında kendi günahı yoktur. Eğer bunda ana babasının kusuru varsa, günahı onlara aittir. Görmeyen bir kimse, eğer kör olmasaydı kötü işler peşinde gezip, dünya ve ahiretini mahvedebilirdi. Kimi de kör olduğu için isyan edip, Yaratıcının takdirine razı olmaz ve ebedi felaketine sebep olur. Kör olan bir müslüman, Cennete gider. Bir hadis-i şerif meali:
(Gözsüz kimse, sabrederse, Allahü teâlâ ona Cenneti verir.) [Buhari]

Yalnız gözü olmayan değil, diğer sakatlıkları olan da sabrederse, ölürken, kabirde ve mahşer yerinde sıkıntı çekmeden Cennete girer. Cennette ise sakatlık yoktur. İmansız olan, sağlam da, sakat da olsa, yeri sonsuz olarak Cehennemdir.

Gerek depremle gelen felaketleri, gerekse başka acılarda suçu kendimizde aramalıyız. Çünkü Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Size gelen musibet, kendi ellerinizle işlediğiniz [günahlar] yüzündendir.) [Şura 30]

(Sana gelen her iyilik, Allahü teâlânın [bir ihsanı, bir nimeti olarak] gelmekte, her kötülük de [işlediğin günahlara karşılık olarak] kendinden gelmektedir. [Hepsini yaratan, gönderen Allahü teâlâdır.]) [Nisa 79]

Derecelerin yükselmesi gibi sebepler hariç, suçsuz kimseye bela gelmiyor. Herkes kendi cezasını çekiyor.
Hâşâ zulmetmez kuluna Hüdası,
Herkesin çektiği kendi cezası.

Belanın suçlu suçsuz herkese gelmesinin de sebepleri vardır. Hadis-i şerifde buyuruluyor ki:
(Bir kötülük, [gücü yetenlerce] önlenmezse, Allahü teâlâ, azabını hepsine umumi kılar.) [Hakim]

Günah-deprem ilişkisi
Sual: Bir yazar yazısında (Hiçbir hoca içki ile, faiz ile, zina ile deprem arasında doğrudan bir sebep sonuç ilişkisi kurmaya kalkışmaz) diyor. Bu hususta bilgi verir misiniz?
CEVAP
Bir hocanın, günahla deprem arasında bir ilişki kurup kurmamasının önemi olmaz. Önemli olan bu konuda dinimizin hükmü nedir?

Deprem jeolojik bir olaydır. Ancak her olayın yaratıcısı Allahü teâlâdır. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Zina yayılınca depremler ve fitneler çoğalır.) [Deylemi]

(Zina ve faiz yaygınlaşan toplum, Allahü teâlânın azabını hak etmiş olur.) [Hakim]

(Zekat verilmezse yağmurlar yağmaz olur.) [Beyheki]

Haksızlık ve zulüm yaygınlaşınca da aynı şeylerin olacağı hadis-i şerif ile bildirilmiştir. Aşağıdaki âyet-i kerimede bildirilen depremin kıyamete yakın olduğunu bildiren âlimler vardır:
(O günün depremi çok büyük şeydir. O gün kadınlar memedeki çocuklarını unuturlar. Hâmile kadınlar çocuklarını düşürürler. İnsanlar sarhoş olmuşlar sanılır. Onlar sarhoş değildir. Fakat, Allahü teâlânın azabı çok şiddetlidir.) [Hac 1-2]

Depremi yapan Allahü teâlâ olduğu gibi bir çocuğu yaratan da Allahü teâlâdır. Fakat ana baba olmadan çocuk vermiyor. Çocuk için ana babayı sebep kılıyor. Ana babasız da yaratabilirdi. Fakat Onun âdeti, her şeyi sebeplerle yaratmaktır. Anasız babasız yaratmak âdet dışıdır. Hazret-i Âdem’i âdet dışı yaratmıştır. Onu bile topraktan yaratmıştır. Belayı gönderen de Allahü teâlâdır.

Bela genelde umumi olarak gelir. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Günahlar açıktan işlenince, iyi kötü herkes genel bir azaba maruz kalır.) [Taberani]

(Eski milletlerden bir kısmına deprem ile azap yapıldı. İyiler de helak oldu. Çünkü günah işlenirken susmuşlar, önlememişlerdi.) [Taberani]

(Allahü teâlâ, bir meleğe, bir beldeyi yıkmasını emreder. O melek, bu beldede hiç günah işlemeyen bir zatın da olduğunu bildirince, Cenab-ı Hak, “Belde halkı ile onu da alt üst et! Çünkü o zat, günah işleyenlere yüzünü ekşitmemiştir” buyurdu.) [Beyheki]

Peygamber efendimize, (İçinde iyilerin de bulunduğu bir ülke helak olur mu?) dendi. Cevabında, (Evet günah işlenirken, iyiler sükut ederse, hepsi helak olur) buyurdu. (Bezzar)

Derecelerin yükselmesi gibi sebepler hariç, suçsuz kimseye bela gelmiyor. Kul azınca belayı hak eder. Fakat Allahü teâlâ onu takdir etmezse yine bela gelmez. Atalarımız demiş ki:
Bela gelmez kul azmayınca,
Kaza gelmez Hak yazmayınca.

Sual: Her zelzelenin mutlaka insanların günahları ile bir ilgisi var mı?
CEVAP
Yoktur. Günah işlenmese de zelzele olan bölge olur. Ekseriya depremler ilahi bir ikazdır.

Deprem ve istismarcılar
Sual: Deprem ve artçı depremler hepimizi korkuttu. Ruh hastamız olanlar bile oldu. Kendine şeyh dedirten bazı zatlar, Eylülün 17’si ile 20’si arasında şiddetli bir deprem olacak, İstanbul’un altı üstüne gelecek, bize inananlar derhal Konya’ya hicret etmelidir. Hanımlara kocaları izin vermezse, izin almadan hicret sevabına kavuşmalıdır demişler. Hatta Mekke’den falanca zat haber gönderdi. Derhal İstanbul’u terk etsinler diye dediler. Falanca yerden, filanca yerden önemli sanılan zatlar, böyle şayialar çıkardılar. Çok korktuk. Biz de hicret edelim mi?
CEVAP
O zaman birçok okuyucumuz, sizin gibi bize bunları ve benzeri şeyleri anlatıp, Ne yapalım? Biz de hicret edelim mi? dediler. Onlara bunların aslı olmadığını söyledik. Hanımları kocalarından ayırmaya kadar giden bu işin doğru olmadığını söyledik. Bize inananlar gitmedi. İnanmayanlar da hicret ettiler.

Pişkinliğe bakın
Bu zatlar çok pişkin insanlardır. Yalan söylemekten; yalanlarının açığa çıkmasından hiç endişe duymazlar. Onlar, her zaman çaldıkları minareye kılıf uydururlar. Bunun bir canlı örneği şudur:
Hicret edenlere, Hani üstadınızın bildirdiği tarihlerde deprem olmadı dediğimiz zaman, Biz de merak ettik. Fakat üstadımız, büyük deprem olacaktı da biz dua ettik, artçılarla kurtulduk demiş. Gördünüz değil mi? Bunlar hiçbir şeyin altında kalmıyorlar. Hep böyle halkımızı kandırmaya devam ediyorlar.

Hele para toplayan gruplardan biri, Yakında kıyamet kopacak, depremler bunun habercisidir. Siz parayı ne yapacaksınız. Haydi verin de Allah yolunda harcanmış olsun diyorlarmış. Onların dediği tarihlerde de kıyamet kopmadı.

Açıkgöz okuyucularımızdan biri, bu istismarcılardan, tarih vererek, Yakında kıyamet kopacak, kıyamet kopunca paranın hükmü kalmaz diyen zata, İyi de kıyamet kopunca siz parayı ne yapacaksınız, neden bu kadar para toplamakta acele ediyorsunuz demiş.

Her olayı kendilerine mal eden bu istismarcılar, para toplamanın yollarını bulmuşlar, kimisi kıyamet kopacak diye, kimisi aziz milletimize hizmet(!) için hüngür hüngür ağlayarak para topluyor.

Ağlamak üzerine yazı yazdığımız zaman, Amerika’dan bir grup kimse, Ağlamak günah mıdır? Ağlamanın günah olduğuna dair âyet ve hadis var mı? diye e-mail göndermişler, bizi tenkit etmişler. Onlara, Ağlamak çok iyidir. Bu konudaki âyet ve hadisleri size bildireyim. Ancak para toplarken ağlamak uygun değildir dedik. Tenha yerde Allah korkusundan dolayı ağlamak ise çok iyidir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruyor ki:
(Az gülsünler, çok ağlasınlar!) [Tevbe 82]

Güler yüzlü olmak
Günahlarımızı düşünerek elbette üzülmemiz, ağlamamız gerekir. (Az gülsünler) demek, (Güler yüzlü olmayın) demek değildir. Müslüman her zaman güler yüzlü olur. Fakat günahlarını düşünerek üzülür ve ağlar. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Allah’ı anarken, Allah korkusu ile gözlerinden yaş akan kimseye, kıyamette azap edilmez.) [Hakim]

(Allah korkusu ile ağlayan gözlere, Cehennem ateşinin dokunması haramdır.) [Nesai]

(Allah için gözlerinden yaş akan müminin vücudunun, Cehennem ateşinde yanması haramdır. Kıyamet günü her şey ölçülür, tartılır. Bunlardan Allah korkusu ile akan gözyaşı, ateş deryasını söndürecek güçtedir.) [Beyheki]

(Allahü teâlâ, Musa aleyhisselama buyurdu ki: “Kulun, benden korkup ağlayarak yaptığı ibadeti, diğer ibadetlerinden üstündür.”) [Taberani]

(Allahü teâlânın, kendi himayesinden başka hiç bir himayenin bulunmadığı Kıyamet gününde, himayesine aldığı yedi kimseden biri de, yalnız iken Allah’ı anıp gözünden yaş akan kimsedir.) [Buhari]

Görüldüğü gibi, yalnız iken ağlamak faziletlidir, para toplarken ağlamak hoş değildir. Ağlama veya gülme ihtiyacı olmadan ağlamak veya gülmek ancak artistlere mahsus bir harekettir, herkes beceremez.

Dert ve belaların geliş sebebi

Dert ve belaların geliş sebebi

İmam-ı Rabbani hazretleri, insana belanın geliş sebeplerini sual ve cevaplarla şöyle açıklıyor:

Sual: Enbiya ve evliya, hep dert ve bela içinde yaşadı. Halbuki, Şura suresinde, (Size gelen belalar, kabahatlerinizin cezasıdır) buyuruldu. Bu âyete göre, dertlerin çokluğu, günahın çokluğunu gösteriyor. Enbiya ve evliya olmayanın, çok sıkıntı çekmesi gerekirken dostlarına, neden dert, bela veriyor? Düşmanları neden rahat ve nimet içinde yaşıyor?
CEVAP
Dünya, zevk yeri değil. Ahiret, bunun için yaratıldı. Dünya ile ahiret, birbirinin zıddı, tersidir. Birini sevindirmek, ötekinin gücenmesine sebep olur. Yani, birinde zevk aramak, ötekinde elem çekmeye sebep olur. O halde, dünyada nimetleri, lezzetleri çok olanlar, bunlara lazım olan şükrü yapmazlarsa, ahirette çok acı çekecektir. Bunun gibi, dünyada, tehlikelerden sakındığı halde, çok acı çeken mümin, ahirette çok lezzete kavuşacaktır. Dünyanın ömrü, ahiretin uzunluğu yanında, deniz yanında bir damla kadar bile değildir. Sonu olan, sonsuz ile ölçülebilir mi? Bunun için dostlarına merhamet ederek, sonsuz nimetlere kavuşmaları için, dünyada birkaç gün sıkıntı çektiriyor. Düşmanlarına, biraz lezzet verip, çok elemlere sürüklüyor.

Sual: Allahü teâlâ, her şeye kadirdir. Dostlarına, hem dünyada, hem ahirette nimetler verseydi ve dünyada verdiği lezzetler, ahirette, bunların elem çekmesine sebep olmasaydı, daha iyi olmaz mı idi?
CEVAP
Bunun çeşitli cevapları vardır. Yedisi şöyledir:
1- Dünyada, birkaç gün dert, bela çekmeselerdi, Cennetin lezzetlerinin kıymetini anlamazlardı ve ebedi nimetlerin kıymetini bilmezlerdi. Açlık çekmeyen, yemeğin lezzetini anlamaz. Acı çekmeyen, rahatlığın kıymetini bilmez. Dünyada bunlara elem vermek, sanki daimi lezzetleri arttırmak içindir. Bu elemler, bir nimet olup, cahil halkı denemek için, büyüklere verilen nimetler, elem olarak gösterilmektedir. Yabancılara elem şeklinde gösterilen, dostlar için nimettir.

2- Belalar, sıkıntılar, cahil için sıkıntı ise de, bu büyüklere, sevdiklerinden gelen her şey, tatlı olur. Nimetlerden lezzet aldıkları gibi, belalardan da lezzet duyarlar. Hatta, bela sadece sevgilinin arzusu olup, kendi istekleri karışmadığı için, daha tatlı gelir. Nimetlerde bu lezzet bulunamaz. Çünkü, nimetlerde, nefislerinin istekleri de vardır. Bela gelince, nefisleri ağlar, inler. Bu büyükler, belayı nimetten daha çok sever. Bela, bunlara, nimetten daha tatlı gelir. Bunların dünyadan aldıkları lezzet, belalardan, musibetlerden gelir. Dünyada dert ve bela olmasaydı, bunların gözünde, dünyanın hiç değeri olmazdı. Dünyanın acı olayları olmasaydı, onu boş, abes görürlerdi. O halde, Allahü teâlânın dostları, dünyada da, ahirette de sevinçlidir. Dertlerden aldıkları lezzetler, ahiret lezzetlerinin azalmasına sebep olmaz.

Ahiret lezzetlerini gideren, cahillerin aradıkları lezzetlerdir. Allahü teâlânın başkalarına verdiği nimetler, dostlarına rahmettir. Onlara dert, elem olanlar da, dostlarına nimettir. Başkaları nimet gelince sevinir, dert gelince üzülür. Bu büyükler, nimette de, dertte de sevinçlidir. Çünkü bunlar, işlerin güzelliğine, çirkinliğine bakmaz, işleri yapanın güzelliğine bakar. İşleri yapan sevgili olduğu gibi, işleri de sevgili olur ve tatlı gelir. Bu dünyada, her şey, güzel olan yapıcının işi olduğundan, dert ve zarar verse de, bunlara, istedikleri ve sevdikleri şey olur. Kendilerine tatlı gelir. Allahü teâlâ, dostlarını her an, kendi arzusuna razı ettirip, zevk ve lezzet içinde tutuyor. Başkasına dert olan, dostlar için, cemal ve kemal oluyor. Bunların arzularını, arzu edilmeyen şeyler içine yerleştirdi. Dünya lezzetlerini, başkalarının aksine, ahiret derece ve lezzetlerinin artmasına sebep eyledi.

3- Bu dünya, imtihan yeridir. Burada hak ile bâtıl; haklı ile haksız karışıktır. Burada, Allahü teâlâ, dostlarına sıkıntılar, belalar vermeseydi, yalnız düşmanlarına verseydi, dost, düşmandan ayrılır, belli olurdu. İmtihanın faydası kalmazdı. Halbuki, gayba iman etmek gerekir. Dünya ve ahiretin bütün saadetleri, görmeden inanmaya bağlıdır. Hadid suresinin, (Allahü teâlâ, Peygamberlerine, gaybdan, görmeden, yardım edenleri bilmek için…) mealindeki 25. âyetinde, bu hâl bildirilmektedir. Dostlarını bela içinde göstererek, düşmanlarının gözünden sakladı. Dünya, imtihan yeri oldu. Dostları, görünüşte belada, gerçekte ise, zevk ve sefada. Peygamberlerin, düşmanlarla savaşması da böyle olurdu. Bedir’de Müslümanlar, Uhud’da kâfirler galip gelmişti. (Al-i İmran 140)

4- Evet, Allahü teâlâ her şeye kadirdir. Dostlarına hem dünyada, hem de ahirette rahatlık verebilir ama, âdeti böyle değildir. Kudretini, hikmeti ve âdeti altına gizlemeyi sever. İşlerini, yaratmasını, sebepler altında gizlemiştir. O halde, dünya ahiretin aksi olduğundan, dostların, ahiret nimetlerine kavuşmak için, dünyada sıkıntı çekmeleri gerekir. [Allahü teâlânın dostları, dertlere, belalara, tehlikelere karşı tedbir alır. Bunlardan kurtulmaya çalışır. Dayanılamayacak şeylerden kaçınmak, Peygamberlerin sünnetidir. Tedbirlere, çalışmalara rağmen başa gelen belalardan zevk alırlar. Dertlerden zevk almak, yüksek derecedir. Çok az seçilmişlerin yapacağı iştir.]

ASIL CEVAP
Dertlerin, belaların gelmesine sebep, günah işlemektir. Fakat, belalar, sıkıntılar, günahların affedilmesine sebep olur. O halde, dostlara, belalar, sıkıntılar çok gelirse günahları kalmaz. [Ama tevbe, istiğfar edince de, günahlar affolur. Dert ve bela gelmesine lüzum kalmaz. O halde, dert ve beladan kurtulmak için, çok istiğfar okumalı.] Dostların günahını, düşmanların günahları gibi sanmamalı. (İyilerin, iyilik sandıkları şeyleri, dostlar, günah bilir) buyuruldu. Bunların günah ve kusurları olsa da, başkalarının günahları gibi değildir. Yanılmak ve unutmak gibidir. Niyet ederek, karar vererek yapılmış değildir. Taha suresinin, (Âdeme önce söyledik. Fakat unuttu. Azm ile, karar ile yapmadı) mealindeki 115. âyet-i kerime bunu bildiriyor. O halde, dostlara gelen dertlerin, belaların, çok olması, günahların çok olduğunu göstermez, günahların çok affedildiğini gösterir. Dostlarına çok bela vererek, günahlarını affeder, temizler. Böylece bunları, ahiret sıkıntılarından korur.

Cehennemdeki çok şiddetli azapların, birkaç günlük sıkıntı ile giderilmesi ve günahların temizlenmesi için dünyada sebepler gönderilmesi ne büyük nimettir. Dostlara bu muamele yapılırken, başkalarının günahlarının hesabını ahirete bırakıyorlar. O halde dostlara, dünyada çok dert ve bela vermesi lazımdır. Başkaları, bu ihsana layık değildir. Çünkü, büyük günah işlerler, yalvarmaz, boyun bükmez, ağlamaz ve Ona sığınmazlar. Günahları sıkılmadan ve kasten işlerler. Hatta inat edercesine işlerler. Hatta, Allahü teâlânın ayetleri ile alay edecek, inanmayacak kadar ileri giderler. Ceza, suçun büyüklüğüne göre değişir. Günah küçük olur ve suçlu boynunu büküp yalvarırsa, bu suç, dünya dertleri ile affolunabilir. Fakat, günah büyük, ağır olur ve suçlu inatçı, saygısız olursa, bunun cezası ahirette sonsuz ve çok acı olmak lazım gelir. (Allahü teâlâ, onlara zulmetmez. Onlar, kendi kendilerine zulmedip, ağır cezaları hak ettiler) buyuruldu. (Nahl 33)

Cahiller, ahmaklar, (Allah, dostlarına niçin bela gönderiyor da, nimet vermiyor) diyerek, bu sevgili kullara inanmıyorlar. Kâfirler, insanların en iyisine de böyle söylerdi. (Kâfirler, bu nasıl Peygamber, bizim gibi yiyip içiyor, sokakta geziyor. Peygamber olsaydı, kendisine melek gelir, yardımcıları olur, bize onlar da haber verir, Cehennem ile korkuturlardı. Yahut, Rabbi, para hazineleri gönderir veya meyve bahçeleri, çiftlikleri olur, istediğini yerdi dediler…) [Furkan 7]

Böyle sözler, ahiret hayatına inanmayanların sözleridir. Cennet nimetlerinin, Cehennem azaplarının sonsuz olduğunu bilen kimse, dünyanın birkaç günlük belalarına, sıkıntılarına hiç önem verir mi? Bu dertlerin, sonsuz saadete sebep olacağını düşünerek, bunları nimet olarak karşılar. Belalar, sıkıntılar, sevginin, şaşmayan şahitleridir. Ahmakların bunu anlamamasının ne önemi olur.

6- Bela, kemend-i mahbubdur [sevgilinin, âşıkını kendine çekmek için gönderdiği kemenddir.] Âşıkları, sevgiliden başka şeylere bakmaktan koruyan bir kamçı gibidir. Âşıkları, sevgiliye döndürür. O halde, dertlerin, belaların dostlara gönderilmesi lazımdır. Belalar, dostları, sevgiliden başka şeylere düşkün olmak günahından korur. Başkaları, bu nimete layık değildir. Dostları, zorla sevgiliye çekerler. İstediklerini dert ve bela ile çekerler ve onu sevgili derecesine yükseltirler. İstemediklerini başıboş bırakırlar. Bunların içinden, sonsuz saadete layık olan, kendisi doğru yola gelip, çalışarak, uğraşarak, ihsana kavuşur.

Görülüyor ki, seçilenlere, bela çok gelir. Çalışanlara, uğraşanlara o kadar çok gelmez. Bunun içindir ki, seçilmişlerin, beğenilmişlerin ve sevilmişlerin baş tacı olan Peygamberimiz, (Benim çektiğim acı gibi, hiçbir Peygamber acı çekmedi) buyurdu. O halde, dert ve belalar, öyle usta bir kılavuzdur ki, dostu dosta, şaşmadan kavuşturur. Sevgiliden başkasına bakmakla onu lekelemekten korur. Ne kadar şaşılır ki, âşıklar, hazinelere malik olsa, hepsini verip, dert ve bela satın alır. Aşk-ı ilahiden haberi olmayan, dert ve beladan kurtulmak için, varını yoğunu harcar.

Sual: Dert ve bela gelince, dostların bazen üzüldükleri de görülüyor. Bunun sebebi nedir?
CEVAP
O üzüntü görünüştedir. Tabiattendir. Bu üzüntünün faydaları vardır. Çünkü, bu üzüntü olmasa, nefis ile cihad edilemez. Peygamberimiz vefat edeceği zaman, görülen sıkıntısı, nefis ile cihadın son parçaları idi. Böylece, son nefesi de düşman ile mücadelede geçmiş oldu. Ölüm anında en şiddetli mücadeleyi yaptı. İnsanlık sıfatları, tabiat istekleri kalmadı. Mübarek nefsini tam itaate, hakiki itminana getirdi.
O halde, bela, aşk ve muhabbet pazarının tellalıdır. Muhabbeti olmayanın tellal ile ne işi olur. Tellalın buna ne faydası olur ve bunun gözünde tellalın ne kıymeti vardır?

7- Bela gelmesinin bir sebebi de, doğru âşıkları, dost görünen yalancılardan ayırmaktır. Doğru olan âşık, beladan lezzet alır, sevinir. Yalancı ise, acı duyar, sızlanır. Muhabbetin tadını tatmış ise, hakiki acı duymaz. Acı duyması görünüştedir. Âşıklar, bu iki acıyı birbirinden ayırır. Bunun için, (Veli, Veliyi tanır) buyurmuşlardır.

Allahü teâlâ kullarına zulmetmez
Sual: Deprem, trafik kazası gibi sebeplerle birçok suçsuz kimse, ya ölüyor veya sakat kalıyor. Bazılarına da, hiç suçları olmadığı halde çeşitli belalar geliyor. Suçsuz insanlara böyle bela niçin gelir?
CEVAP
İmam-ı Rabbani hazretleri, (Mektubat)da buyuruyor ki:
(Dertlerin, belaların gelmesine sebep günah işlemektir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Size gelen bela, musibet, kabahatlerinizin, günahlarınızın cezasıdır. Bununla beraber Allahü teâlâ, bir çoğunu da affederek musibete maruz bırakmaz.) [Şura 30]

(Ey insan, sana gelen her iyilik, Allahü teâlânın ihsanı olarak, nimeti olarak gelmekte, her dert ve bela da kötülüklerine karşılık olarak gelmektedir. Hepsini yaratan gönderen Allahü teâlâdır.) [Nisa 79]

Görüldüğü gibi suçsuz kimseye bela gelmiyor. Herkes kendi cezasını çekiyor.
Hâşâ zulmetmez kuluna Hüdası, Herkesin çektiği kendi cezası.

Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki:
(Ümmetim şu on beş kötü hasleti işlediği zaman çeşitli belalara maruz kalır:
1- Ganimet, çarçur edilir, yerinde harcanmaz.
2- Emanete hıyanet edilir, ganimet kabul edilir.
3- Zekat cereme telakki edilir. [Vermek istenmez, hile yolları aranır.]
4- Erkek karısının sözünden çıkmaz. [Kılıbık olur.]
5- Ana babaya isyan edilir, sözlerine itibar edilmez. [Geri kafalı, bunak falan denir.]
6- Ana babaya sıkıntı verilir.
7- Kötü arkadaşlara uyulur. [Ayıp olur diye çeşitli günah işlenir.]
8- Camilerde yüksek sesle konuşulur. [Hutbeyi nutuk çeker gibi okumak da buna dahildir.]
9- Kötüler, ehli olmayanlar idareci olur.
10- Şerrinden, zararından korkulanlara ikram edilir.
11- İçki içenler çoğalır.
12- Erkekler haram olan ipeği giyer.
13- Şarkıcı kadınlar çoğalır.
14- Çalgı aletleri, müzik her yere yayılır.
15- Önceki âlimler kötülenir. (Tirmizi)

Tatlı nimetler, acı ilaçlarla kaplanmıştır
Sual: Bela niçin gelir?
CEVAP
Her izzet ve her nimet, Allahü teâlâya ihlas ile itaat ve ibadet etmekten, her kötülük ve sıkıntı da, günah işlemekten hasıl olur. Herkese dert ve bela, günah yolundan, rahat ve huzur da, itaat yolundan gelir. Allahü teâlânın âdeti böyledir. Cenab-ı Hak, hiç kimseye, sebepsiz bela göndermez. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Bir millet, kendini bozmadıkça, Allah onların hallerini değiştirmez.) [Rad 11]

(Eğer Allahü teâlâ insanları küfür ve günahlarından ötürü dünyada cezalandıracak olsaydı, yer üzerinde tek canlı kalmazdı.) [Nahl 61]

Demek ki müstahak olduğumuz belaların hepsi gelse, yeryüzünde insan kalmaz. İşlediğimiz her kötülüğün cezasını dünyada görmüyoruz. Çoğunu da Allahü teâlâ affediyor. İnsanlara bela, iki sebepten gelir. Ya işlediği günahlar yüzünden veya günahsız da olsa derecesinin yükselmesi için. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Küçük-büyük her musibet, affedilecek bir günah veya kavuşulacak bir derece içindir.) [Ebu Nuaym]

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Dünya, ahirete göre deniz yanında bir damla gibi bile değildir. Dünyada birkaç gün dert bela çekilmese, Cennetin sonsuz lezzetlerinin kıymeti anlaşılmaz, ebedi sıhhat ve afiyet nimetlerinin kıymeti bilinmezdi. Açlık çekmeyen, yemeğin lezzetini anlamaz, acı çekmeyen rahatlığın kıymetini bilemez. Dünya bir anlık rüya gibidir.

Rüyada çok şeylere sahip olsak, uyanınca elimize bir şey geçmese ne kıymeti vardır? Rüyada az bir sıkıntı çekersen, uyanınca ömür boyu rahat edeceksin denilse, bir anlık sıkıntıya severek katlanılmaz mı?

Sıkıntılar çok acı görünse de, bunların nimet olduğu unutulmamalıdır. Bunun için sevilenlere dert ve bela yağmuru eksik olmaz. Bu tatlı nimetler, acı ilaçlarla kaplanmıştır. Akıllı kimse, bunun içindeki tatlı nimetleri görür. Üzerindeki acı örtüleri de tatlı gibi çiğner. Acılardan da tat alır. Hasta olan onun tadını duyamaz. Hastalık Ondan başkasına gönül vermektir. Hep tatlı yemeğe alışan, şifa verici acı ilaçtan kaçar. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Nimete kavuşması için insana musibet gelir.) [Buhari]

(Allahü teâlânın hayrını murat ettiği kul, belalara maruz kalır ve meşgul olacağı mal ve evladı kalmaz.) [Taberani]

(Musibetler yüzlerin karardığı günde, sahibinin yüzünü ağartır.) [Taberani]

(Hastanın günahları, ağaçtan yaprakların döküldüğü gibi dökülür.) [İbni Hibban]

(Allahü teâlâ buyurdu ki: “Gönderdiğim belaya sabreden, nimete şükreden, sıddıklarla beraber olur. Bunları yapmayan kendine başka Rab arasın!”) [T. Gafilin]

(Allah yolundaki mümine isabet eden her yorgunluk, hastalık, sıkıntı, üzüntü, keder, hatta ayağına batan diken, günahlarına kefaret olur.) [Buhari]

(Belayı nimet, bolluk ve rahatlığı musibet saymayan, kâmil mümin değildir. Çünkü beladan sonra bolluk, bolluktan sonra bela gelir.) [Taberani]

(En şiddetli bela, enbiya, evliya ve benzerlerine gelir. Kişi imanının sağlamlığı nispetinde belaya maruz kalır. İmanı sağlam ise belası şiddetli, imanı zayıf ise hafif olur.) [Tirmizi]

(Kişi, hep sıhhat ve selamette olsa idi, bu ikisi onun helakı için kâfi gelirdi.) [İ. Asakir]

(Baş ağrısı veya herhangi bir hastalığı sebebiyle, müminin Uhud dağı kadar günahı olsa da, hepsi affolur.) [Taberani]

(Hak teâlâ buyurdu ki: “İzzet ve celalim hakkı için, dilediğim kulumun, malına darlık, bedenine hastalık vererek affetmedikçe dünyadan çıkarmam.”) [Ruzeyn]

(Müminin günahları affoluncaya kadar bela ve hastalık gelir.) [Hakim]

(Hak teâlâ buyurdu ki: “Bedenine, evladına veya malına bir musibet gelen, sabr-ı cemille karşılarsa, Kıyamette ona hesap sormaya hayâ ederim.) [Hakim]

(Şüphe edilen altını, ateşle muayene ettikleri gibi, Allahü teâlâ insanları dert ile, bela ile imtihan eder.) [Taberani]

(Afiyette olan, kıyamette, belaya maruz kalanlara verilen sevapların çokluğunu görünce, “Keşke dünyada iken derilerimiz, makasla kesilseydi” diyeceklerdir.) [Tirmizi]

(Kul için Allahü teâlâ katında öyle bir derece vardır ki, ameli ile o dereceye kavuşamaz. Belaya müptela olunca, o dereceye kavuşur.) [Ebu Nuaym]

Günahın cezası
Sual: Ne zaman bir günah işlesem, başıma bir bela geliyor. Belaya maruz kalmak neye alamettir?
CEVAP
Günah işlemek kötüye, belaya maruz kalmak iyiye alamettir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ, bir kuluna hayır murat edince, günahlarının cezasını dünyada verir. Şer murat edince günahlarının cezasını kıyamete bırakır.) [Tirmizi]

(Belaya uğramış birini görünce “Bunu müptela kıldığı beladan beni koruyan ve bir çok kimseye vermediği nimeti bana veren Allah’a hamd olsun!” derse, kendine verilen nimetlere şükretmiş olur.) [Beyheki]

Belaya sevinmek
Sual: Tedbir aldıktan, doğru sebebe yapıştıktan sonra irademiz dışında gelen belaya isyan etmek günah deniyor. Peki böyle bir belaya sevinmek de günah mıdır?
CEVAP
Sevinmek günah olmaz. Hazret-i Ömer buyurdu ki:

Bana bir bela gelirse, üç türlü sevinirim:
1- Belayı Allahü teâlâ göndermiştir. Sevgili gönderdiği için tatlı olur.
2- Allahü teâlâya, bundan daha büyük bela göndermediği için şükrederim.
3- Allahü teâlâ, insanlara boş yere, faydasız bir şey göndermez. Bir belaya karşılık, ahirette çok nimetler ihsan eder. Dünya belaları az, ahiretin nimetleri ise, sonsuz olduğundan, gelen belalara sevinirim.

Dünyada rahat yaşamak
Sual: Allah sevdiği kullarına, dert ve bela vererek, onların günahlarını temizlediğine göre, bu dünyada hiç dert bela görmeden rahat yaşayan, Cehenneme mi gidecek?
CEVAP
Hayır. Allahü teala, hiç dert, bela vermeden de, günahları affedebilir. Dilediklerine, hem dünyada, hem de ahirette rahatlık verir. Kur’an-ı kerimde, müminlere, hem dünyada, hem de ahirette saadete kavuşmak için çalışmaları ve dua etmeleri emredilmektedir. Her namazda okuduğumuz Rabbena duası, bir âyet-i kerimedir. Meali şöyledir:
(Ey Rabbimiz, bize dünyada ve ahirette iyilik, güzellik ver. Bizi cehennem azabından koru.) [Bekara 201]

Dünyada mutlu olmak kötü olsaydı, böyle dua etmek emredilmezdi.

Nimet ve bela
Sual: Nimet gelince sevinmek, belâ gelince üzülmek günah mıdır?
CEVAP
Günah değildir. Belâ gelince, (Benim ne suçum var da, bunu bana gönderdin) diye Allah’a isyan etmek günahtır.

İsyan etmek ne demek?
Sual: Bir belaya, bir hastalığa isyan etmek nasıl olur? Hastayım demek isyan mıdır?
CEVAP
İsyan etmek günah işlemek demektir. Her günah, Allahü teâlâya isyandır.

(Allahü teâlâ bu hastalığı bana niye gönderdi) diye bağırıp çağırmak isyan olur. Şakik-i Belhî hazretleri, (Musibete sabretmeyip feryat eden, Allahü teâlâya isyan etmiş olur. Ağlamak, sızlamak, bela ve musibeti geri çevirmez) buyuruyor. Üç hadis-i şerif meali şöyledir:
(Allah’ın sevdikleri, belaya uğrar. Sabreden mükâfata, sızlanan cezaya kavuşur.) [İ. Ahmed]

(Derdini açıklayan sabretmiş olmaz.) [İ. Maverdi]

(Uğradığı belayı gizleyenin günahları affolur.) [Taberani]

Âcizliğini belirtmek, dua almak, doktora hâlini belirtmek gibi hususlar için hasta olduğunu söylemek isyan olmaz.

Belaya sabretmek, hattâ şükretmek lazımdır. Allahü teâlâdan gelen her şeyi severek kabul etmeliyiz.